9 Mart 2014 Pazar

"Kibâr-ı Evliyâ, İşte Bu" - Mahmud Sami Ramazanoğlu

“Hakîkatte Allah dostlarının insanlar tarafından övülmeye, senâ edilmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü yüce Rabbimiz onları sevmiş, derecelerini âlî eylemiş; onları seveni de kendisini seviyor saymış. Bu sevilenlerden bir tanesi de Sultânü’l-Ârifîn Adanalı Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Hazretleri’dir.
Her türlü fazîlet ve kemâlâtı üzerinde cemeden bu zâtta, Allah ve Peygamber aşkı o derece kuvvetli tecellî etmişti ki, Rabbimizin izni ile her türlü hâl ve hareketi, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet ahkâmına uygundu.
Bu bakımdan bu büyük velînin hâllerini abdestli olarak, büyük bir saygı ve itinâ ile okuyan veya dinleyen mü’minlerin, mânen istifade edecekleri muhakkaktır.
Zaten onun hayatını dinleyen, yazan ve okuyan herkes, ister istemez büyük bir edep hâline bürünür. İnşâallâh, bu röportajımız da Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri’nin özellikle edep hâlinden örnekler almamıza vesile olur. 
 O mübârek Allah dostunu, şimdiye kadar hep sevdiği müridlerinden ve onların hâtıralarından dinledik, tanımaya çalıştık.
Şimdi de Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’ni, en yakınlarından kendi âile efradından dinleyelim. Onun kıymetli torunları Melâhat ve Şeyma hanımlar, Mahmud Sâmî Efendi’mizin yanlarında bulundukları dönemleri ve geçirdikleri güzel günleri, Medîne-i Münevvere’ye hicretlerini ve ömrünün son anlarını bizimle paylaştılar.
Muhterem Sâmî Efendimizi daha yakından tanımak, sene-i devriyesinde hasretle yâd etmek, iki cihanda himmetlerinden istifade etmek niyâzı ile…

Sâmi Efendimiz, nasıl bir âilede yetişmişler, biraz bahseder misiniz?
Sâmî Dedem Adana’da, 1892 yılında dünyaya gelir. Doğmadan evvel şöyle bir hadise cereyan eder: Büyük ninemiz Ümmü Gülsüm Hanım, dedeme hâmileyken kapılarına yaşlı bir zât gelir. Evdeki yardımcı, kapıyı açınca, bu yaşlı zât, evin hanımı olan Ümmü Gülsüm ninemizi kapıya ister.
Büyük ninemiz, mahremiyete îtina gösterdiği için yardımcı hanıma:
“-Kızım, ne istiyorsa veriniz!..” der.
 Fakat kapıdaki zât:
“-Hayır, mutlaka kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar eder. Bunun üzerine Ümmü Gülsüm ninemiz, kapının arkasından, ne istediklerini sorar. O yaşlı zât:
“-Kızım, çok büyük bir insana hâmile olduğunuzu biliyor musunuz? İnşâallah dünyaya geldiğinde ismini Mahmud Sâmî koyunuz! Sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben’i olacak.” der ve ardından bir gömlek ister. Gömleği getirdiklerinde o yaşlı zâtı kapıda bulamazlar. (Allâhu â’lem, bu zât Hızır –aleyhisselâm-’dır.)
Dedemin babası Müctebâ Ramazanoğlu, Adana’nın mâruf eşrafından, çok zekî, âlim, mükrim ve nüktedân bir zâttır. Zamanın padişahı, devlet erkânı ve gelen konuklar, Kervansarayında misafir edilip ikramlanır.
Dedemiz, lise tahsilini Adana’da tamamlar. Sonra babası üniversite için İstanbul’a yollar. O günkü ismiyle, “Dâru’l-Fünûn” yani Hukuk Fakültesini birincilikle bitirir. Hocası Ebu’l-Ulâ Mardin kendisine:
“-Senin nâsiyen, ahlâkın, ilmin ne güzel!..” diyerek takdirlerini belirtir. Askerliğini de İstanbul’da tamamlayan dedem, bir müddet Gümüşhanevî dergâhına devam edip sonra mânevî bir işâretle Pirimiz Es’ad Erbili Hazretleri’nin Kelâmî dergâhına intisab eder. Sonra da icâzetini alarak Adana’ya döner.

Mahmud Sâmî Efendimizle Râbia Annemizin izdivaçları, hangi vesile ile ve nasıl olmuş?
Mücteba dedemiz, oğlunu evlendirmek ister. Münâsib olabilecek üç isim tavsiye edilir. Dedem de, pîri Es’ad Erbilî Hazretleri’ne danıştığında; Efendi Hazretleri, Râbia Hacı Annemizi uygun görür. 
O zaman büyük konaklarda oğullar ve gelinler ile hep beraber yaşanmaktadır. Fakat dedemiz, aynı evde oturmayı, mahremiyeti muhafaza açısından, uygun bulmadığı için ayrı bir evde oturmak istediğini söyler. Babası ise; bu işi zamana bırakıp, oğlunun aynı evde oturmaya zamanla râzı olacağını düşünür ve böylece tam beş sene, Râbia Hacı Annemle nişanlı kalırlar. Müctebâ Dedemiz, sonunda Sâmî Efendi Dedemizin kararından vazgeçmeyeceğini anlayarak, bahçeye onlar için müstakil bir ev yaptırır. Yemekler konakta pişip, Hacıannemlerin evine de sini ile yollanır. Adana’nın bu meşhur lezîz yemeklerinden dedemiz yemez; bulgur pilavı ve birkaç zeytinle iktifâ eder. Hattâ Râbia Hacı Annem de, efendisi yemediği için, kendisi de yiyemez, her defasında sini geldiği gibi konağa geri döner.. Bunu gören (Ümmü Gülsüm) Ninemiz yanlarına gelip:
“-Oğlum, niye yemiyorsunuz? Babanın kazancının helâl olduğunu bilmiyor musun, çok üzülüyorum, benim de boğazımdan geçmiyor!..” der. Dedem de:
“-Yediğime şükür elhamdülillâh!..” diyerek annesinin gönlünü almaya çalışır.
Bu şükür ifadesi, vefat edinceye kadar hep böyle sürer. Özellikle yemesi için ısrar ettiğimizde; yine mûtâdı üzere:
“-Yediğime şükür elhamdülillâh!..” derdi.
İcazetini alıp Adana’ya dönmüş olan dedem, insanları irşad etmek üzere yurt içi seyahatlerine çıkar. Ve Kayseri’ye gelir. Kayseri ulemasından Ahmet Kirazoğlu, dedemin evine misafir olur. Babam Ömer Kirazoğlu, o zaman küçük bir çocuktur; mevsimlerden kış, her yer karlarla kaplıdır. Dedemin kapı önünde çıkardığı pabuçların üzerinde biriken karları muhabbetle yer. Yıllar sonra da Rabbim onu, o büyük zâta damat eder.
Çok kıymetli babam da dedem gibi yüksek tahsilini İstanbul’da yapar. Teknik Üniversite’den yüksek mimar ve mühendis olarak mezun olur. Ve bütün talebelik hayatı boyunca da genç arkadaşlarını irşada uğraşır. Kayseri’ye döndüğünde evlendirmek isterler. Vâsıtalarla şeyhinin kızına tâlip olunur. Hacıannem, uzak memleket diye tek evladını vermeye gönlü râzı olmaz. Ancak Hacı Sâmî Dedem, bütün ağırlığını koyarak münâsib gördüğünü ve kızını, bu hayırlı namzede vermek istediğini söyler. Bu arada Ahmet Kirazoğlu dedemler, uzak mesafe konusunu hassasiyetle düşünerek:
“-Bin oğlumuz olsa Efendi Hazretlerine fedâ olsun, Ömer Adana’ya gitsin.” derler. Ve böylelikle Hacı Annemin de gönlü olur ve biricik kızlarını, babamla evlendirirler.
Babacığımın da ömrü dedeme, Hacı Anneme ve ihvâna hizmetle geçmiştir. Zaman zaman dedemin, sebebini çözemediğimiz maddî veya mânevî üzgün hâllerinde Hacı Annem, babamı çağırtıp, onu neş’elendirmesini isterdi. O da eski-yeni, güzel havâdislerden anlatarak ihvandan getirdiği iyi haberler ve okuduğu ilahilerle dedemi mesrur ederdi. Bu vazife de babama has bir durumdur!..

Rabia annemizle Sâmî Efendi Hazretleri’nin âile hayatı nasıldı? 
Dedem, Hacı Anneme karşı son derece saygılı ve kibardı. Muhabbetini her hâliyle izhar eder, ona kendini hep özel hissettirdi. Odasına dahî girerken kapıyı tıklatırdı. Biz de onu örnek alır; hatta kapı açıkken bile tıklatıp girerdik. Geceleri yatağına geçerken, Hacı Annemin yanına gelir, elini eline alır, tebessümle gözlerinin içine bakarak musâfaha ederdi.
“-Allah, gecenizi, gecemizi hayırlı etsin.” diyerek duâlar ederdi. Bu her gece böyle olurdu! Onların bu sürûr tablosu, bizlere de mutluluk verir, hayatımıza ışık tutardı. Dedemin böylesi muâmelelerinden son derece hoşnut olan Hacı Annem:
“-Kibâr-ı evliyâ işte bu!..” derdi.

Kızına, torunlarına nasıl bir terbiye metodu uygulardı?
Dedem çok ehl-i tertipti. Düzensizlikten rahatsız olur, ancak hiçbir zaman bizi üzerek kırarak ikaz etmez; nazik bir şekilde uyarırdı. Yapılan hata ve olumsuzlukları kesinlikle yüze vurmaz; neden ve niçin kelimelerini aslâ kullanmazdı.
Küçük yaşta anneme, öğretmek istediği her şeyi güzel bir misalle örneklendirerek, yalnız bir defa söylerdi. Annem de, babasından gördüğü ve öğrendiği her şeyi küçük yaşından itibaren hayat boyu kendine düstur edinir.

Bunu herkes yapamaz. Bu da bir sanat… Allah dostları, ahlâklarıyla da sanat harikası gerçekten… Hem uyaracaksınız, hem kırmayacaksınız. Rabbim, bize de bu güzel hâllerle hâllenmeyi nasip buyursun!..
Âmin. Evet, tam ifade ettiğiniz gibi, bu Allah dostlarına has bir durum…

Namaz husûsunda tavsiyeleri nelerdi?
Onun bütün hayatı, ibadet üzre tanzim edilmişti. Namaz hususunda çok hassastı. Namaza vaktinden evvel hazırlanır, ezân okunmadan evvel abdestini almış olurdu. Mutlaka her namaz için abdest tazeler:
“-Nûrun alâ nûr!..” buyururdu.
Kışın biz kıyamaz, içeriye leğen-ibrik getirir, ılık su ile abdest aldırırdık. Ona ibrikle su dökerken bile bilinçli ve mu’tedil bir şekilde olmanız gerekirdi. Eğer hızlı ve bolca dökecek olursak, eliyle ibriğin ağzını kaldırır ve suyun fazla dökülmesinden rahatsız olurdu. Her hâli, tam bir sünnet üzereydi. Ve bu hâli hiç zorlanmadan yaşardı, âdeta artık onun fıtrat-ı tabiîyyesi hâline gelmişti.

Siz, en yakınıydınız. Birinci dereceden hizmet etme imkânı buldunuz.
Elhamdülillah, bütün ev halkı hizmetine büyük bir iştiyakla koşardık. Yapılan her hizmette rahmeti sezer, yorulmaz, hatta güç kazanırdık. Elhamdülillah tırnaklarını kesme hizmeti bana nasip olurdu. Bu, bana özel bir vazifeydi. Ona mahsus takımları alıp gelir, incitmeden dikkatle yapmaya çalışırdım. Her defasında dedeciğim, memnuniyetle gözlerime bakarak:
“-Esteıynu fî külli san’atin bi sâlihi ehlihâ: Her sanatta, o işe ehil olan salih kimseden yardım isteyiniz.” diye beni taltif ederdi.

Cenâb-ı Hak, size çok büyük nimetler vermiş, inşâallah iki cihanda bu nimetlerini arttırarak devam ettirsin.
Elhamdülillah, bunun farkındayız ve şükründen âciziz.

Râbia Annemiz, Sâmî Efendimize çok yardımcı olmuş, değil mi? Biraz da Râbia Annemizden bahsedebilir misiniz?
Hakikaten Hacı Annem, dedeme Allâh’ın ikramı idi. Her hâliyle ona uygun bir hanımdı. Âdeta birbirleri için yaratılmış, birbirlerine nîmet olmuşlardı.
Hacı Annem çok güzel bir müslümandı, hayatı boyunca hiç namaz borcu yoktu, nâmahrem günahı yoktu ve bir defa dahî çarşıya gitmemişti. Son derece temiz, tertipli, cömert; onca ihvana kapısını açmış, köyden, kentten gelen her türlü misafiri yedirmiş, yatırmış, gönüllerini hoş etmişti.
Ramazanlarda ve diğer günlerde evimizde hep dâvetler olurdu. Hacı Annem, mutlaka yemeklerin başına geçer ve çok bol yapılmasını isterdi. Yemekler bolca ikram edilmeli, yenmeli ve de artmalı ki; misafirlere paketlenerek evlerine yollanmalıydı. Hacı Annemin içi ancak böyle mutmain olurdu.
Yola gidenlere, yoldan gelenlere, hastalara tepsilerle yemek yollardı. Muharrem ayında aşûre çok büyük tencerelerle pişirilir ve büyük çorba kaseleriyle dağıtılırdı. Aşurenin üzerine konan yemişler, özenle kavrulur ve bolca kullanılırdı. Herkes onun aşuresini beklerdi.

Siz Râbia Annemizin, Efendisine desteğini anlatırken aklıma Hazret-i Hatice Annemizin Peygamber Efendimiz’e her hâlükârda yapmaya çalıştığı maddî-mânevî yardımları geldi.
Gerçekten aynen onun gibiydi. Şefkatle vakar, bir insana bu kadar mı yakışır?! Dînî hususlarda tavizsiz, sevgi ve ikramda akar su gibiydi.

Râbia Annemiz, Sâmi Efendi Hazretlerinden sonra vefat etmiş, değil mi?
Evet, iki sene sonra… Zaten dedem de arkasından çok gecikmeyeceğini işaret etmişti. Hacı Annemin vefatı da hayatı gibi ibretliydi. Ölüme çok hazırdı ve hiç korkmazdı. Hacı Annem çok güzel yaşadı ve imrenilecek bir şekilde Rabbine kavuştu.
Sene 1986, Kasım ayı, günlerden Perşembe…. Hacı Annem kalkıyor, evin mû’tad temizliği yapılıyor. Çeşitli yemekler hazırlanıyor, kendisi de banyosunu yapıp saçlarını tarıyor, tırnaklarını kesiyor. Tertemiz giyinip, beyaz örtüsünü örtüyor. Sanki her hâliyle gidişe hazırlanıyor. Ve ikindiden sonra bir hasta ziyaretine gidiyorlar. Akşamüstü eve dönüldüğünde sofrayı hazırlatıp, hepimizi yemeğe çağırıyor. Biz de yatsı namazlarımızı kılıp Hacı Annemin yer sofrasının etrafına diziliyoruz. Kendisi de yatsı namazını ezanla kıldığı için son vaktini de edâ etmiş oluyor.
Sofrada Hacı Annem tam karşımda oturuyordu. Daha bir lokma almıştık ki; Hacı Annem gözlerini kapamış, sessiz sedâsız, sağ yana doğru yavaş yavaş eğiliyordu.
“-Hacı Anneme bakın! Bir şey oluyor!..” dememle hepimiz yerimizden fırladık ve onu hemen oradaki yer minderine uzattık.
“-Hak!” dedi ve her şey bitti! Ama inanmak istemiyor; bir şeyler yapmak için çırpınıyorduk. Daha erkekler Harem-i Şerif’ten, yatsı namazından çıkmamışlardı. Kimseye ulaşamıyorduk. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. İkindide hasta ziyaretine gittiği eve, bu acı haber ulaştığında kat’iyen inanmamışlar:
“-İmkânsız, başka Hacı Annedir; Rabia Hacıanne daha ikindi vakti bizdeydi!..” diye bir türlü kabullenememişler.
İşte böyle… Hacı Annem, çok güzel yaşadı ve çok daha güzel bir şekilde Rabbine kavuştu. Allah rahmet eylesin, şefaatlerine nail eylesin.

Sâmi Efendi Hazretleri, Medîne’ye hicrete nasıl karar vermişler? Âilece hep beraber hicret edildi, değil mi? Hicretiniz nasıl oldu?
Hicret!… Âni verilmiş bir karar değildi! Âilemizin bütün fertlerinde Medîne’de yaşama aşkı vardı. Hicret, sürekli konuşulur, hiç gündemimizden düşmezdi. Herkesin hayali, orada yaşamak idi.
Sene 1977 Nisan ayı; hicretten önceki son umreydi. Yine bütün âile fertleri ve ihvanın ileri gelenleri ile Medine-i Münevvere’ye gidilmişti.
Annem:
“-Giderken hazırlıklı olun. Biz büyüklere ve zuhûrâta tâbîyiz. Kalın derlerse, kalırız!..” diye bizi uyarmıştı.
 Ama o sene, umre ve Medine ziyaretimizden sonra İstanbul’a geri dönüldü.
 Fakat o sefer esnasında çok değişik bir hadise yaşanmıştı. Dedem, büyük bir ihvan grubu ile Medine-i Münevvere’de ikamet eden, Pakistanlı Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretleri’nin evine ziyarete gidiyorlar. Misafirleri, oğlu Fadlurrahman Efendi karşılıyor. Ayakta sarılıp musafahalaşıldıktan sonra oturuluyor ve 45 dakika süresince hiçbir kelime konuşulmadan boyunlar bükülü, gözler kapalı, sükût sohbeti yapılıyor. Kimi sessiz ağlıyor, kimileri kendinden geçmiş vecd hâlinde... Gönülleri çok farklı boyutlara götüren bir âlem yaşanıyor. Sâmî Efendi Hazretlerinden gelen bir sinyalle, herkes bir anda ayağa kalkıp vedâlaşılıp dağılınıyor.
Yıl 1979, 11 Ekim… Günlerden Perşembe... Hüzünlü bir sonbahar günü… İhvan ağlıyor. Bizler çok heyecanlıyız. 12 kişi âile efrâdımız ve yakın ihvan grubu, hava limanına ulaşıyoruz. Uçağa bindiğimizde en önde; Dedem ve Hacı Annem oturuyorlar. Arkasında bizler ve daha sonra da ihvanlar… Koridorun sağındaki en önde ise; Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, âilesi ve arkada da ihvanı oturuyor. Bu nasıl bir tertib-i İlâhîdir?! …..
 Dedem, sağ elinin baş ve işaret parmağıyla iki kaşının ortasını tutarak yol boyu gözyaşı döküyor. Onu daha önce hiç böyle görmediğimiz için, hepimiz üzülüyor ve bir şey de yapamıyoruz. Hacı Annem, annem ve hatta babam, bir türlü gözyaşını dindiremiyorlar. Herhâlde ihvandan ve vatandan son ayrılığın gözyaşları diye yorumluyoruz….

Hicret etmek kolay değil!.. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Medîne’ye hicret ederken Mekke’ye dönerek gözyaşları içinde, “Ey Allah katında, Beldelerin en güzeli!.. Vallâhi, senden zorla çıkarılmış olmasaydım, aslâ çıkmaz, başka bir yeri yurt edinmezdim.” buyuruyor. Belki Efendi Hazretleri de bir hicret mahzunluğu yaşamıştır. İhvânlarından, vatanından ayrılıyordu tabiî... Mahmud Sâmî Efendimizle seyahatleriniz nasıl olurdu?
Yurtiçi seyahatlerimiz, genellikle Afyon Sandıklı Kaplıcaları ya da Bursa’ya olurdu. Arabayı, Hacı Musa Topbaş Bey Amca veya şoförü kullanırdı. Musa Efendi, çok güzel araba kullanırdı. Yollar şimdiki gibi düzgün ve asfalt değil; stablize, çakıl taşlı idi. O, büyük bir dikkat ile yolcularını sarsmadan menzile ulaştırırdı. Büyük Chavrole arabaya babam ortaya oturur; dedem de cam kenarında olurdu. Arkasında Hacı Annem, yanına da annemle ben otururduk. Arabanın içinde çıtımız çıkmazdı. Öksürmek, hapşırmaktan dahî haya ederdik, ama bu bize açıkça tembih edilmemişti. Öyle olması gerekirdi ki; öyle de olurdu! Dedeciğim, seyahatlerde yanında akide şekeri ve küçük nane şekerleri bulundururdu. Babama verir; o da önce araba kullanana ikram eder, sonra bize, arkaya uzatırdı. Biz de sessizce alır ve yerdik. 

Mûsâ Efendimiz, Râbia annemizi anlatırken, “O kadar hizmetlerinde bulundum, Hacı Râbia Annemin sesini duymadım.”demişlerdi.
Doğrudur. Evimizde misafir olduğunda, bırakın ses duyurmayı, mutfaktan tabak-kaşık sesi dahî çıkmamasına dikkat edilirdi.

Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri ile Mûsâ Topbaş Efendimizin muhabbetleri nasıldı?
Musa Efendi, çok özel bir insandı. Kibar ve zarifdi. Her hafta Dedemle mû’tad görüşmeleri olurdu. Dedeme ihvandan haberler getirirdi. O da büyük bir ilgiyle dinler, gerekli tavsiyelerde bulunurdu. Musa Efendi, ikramı çok sever, getirdiği hediyeleri beyaz kâğıtlara özenle kendisi ambalajlardı. Medine’ye âilemizin bütün fertlerine hediyeler yollar, paketlerin zarâfetinden kendisinin yaptığı anlaşılırdı. Üzerindeki etiketlerde yine onun inci gibi yazısı ile hepimize hitabı olurdu.

Sâmî Efendi Hazretleri’nin âile efradına özel sohbetleri olur muydu? Nelerden bahsederlerdi?
Tabiî olurdu. Zaten onun bütün konuşmaları sohbetti. Her yanına girdiğimizde, özellikle de nefsi tezkiye ve kalbi tasfiyenin zarurî gerekliliğini vurgulardı.
Bunun için de:
1- Namazı huşû ve huzur ile kılmalı,
2- Teheccüde kalkmalı,
3- Zikrullâha devam etmeli,
4- Oruç tutmalı ve az yemeli,
5- Sâlihlerle beraber olmalı.
Ancak bu beş şeye devam ile nefsi tezkiye, kalbi tasfiye etmek mümkün olur, nefis kademe atlar buyururlar:
“Boşuna yaratıldığınızı mı zannediyorsunuz?!” âyet-i kerîmesini de çok okurlardı.

Mahmud Sâmî Efendi’nin Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbetleri nasıldı?
Muazzam bir sevgisi vardı. Mübarek Medine’de yaşadığı süre boyunca hiç ayaklarını uzatmadı. Hep ayaklarını kıvırarak oturup yattığından, dizleri bükülü bir şekilde kireçlenmişti. Vefatında da sağ yanına dönük, dizleri büküktü. Hacı Musa Efendi gelip bu hâli gördüğünde:
“-Efendimiz edeb üzere yaşadı; edep üzere vefat etti!..” demişti…

Efendi Hazretleri’nin son zamanlarından da biraz bahseder misiniz?
Dedem kerâmetlere çok önem vermez, kendisi de gizli hâlleri, mânevî durumları izhar etmezdi.
Yalnız son zamanlarda, Abdullah bin Mes’ud -radıyallahu anh-’ın, Veysel Karânî Hazretleri’nin, İbrahim -aleyhisselam-’ın, Cebrail -aleyhisselam-’ın kendisini ziyarete geldiklerini söylemiş ve onların durduğu yeri işaret ederek:
“-Beni oraya indirin, namaz kılacağım!..” demişti.
İşaret ettiği yere seccâdesini yaymış, biz de orada namaz kılışını ve uzun uzun dua edişini haşyetle seyretmiştik. Sonra ev halkı olarak bizler de aynı yerde teberrüken namaz kıldık.
İbrahim -aleyhisselâm- teşrif ettiğinde, kendini:
“-Ben Allâh’ın Halîli’yim.” diye takdim etmiş.
Cebrail -aleyhisselâm- da:
“-Ben, Allâh’ın Cibriliyim!” buyurmuş.
Veysel Karânî hazretleri ise:
“-Ben Veysel Karânîyimmm!..” diyerek “mim”i vurgulayarak selamlamış.
Yine son rahatsızlık günleri idi. Dedeme çorba içirecektik. Arkasına yastıklar koyarak onu rahat bir şekilde oturtmak istedik. Her yastık ilavemizde, az daha öne geliyor ve bir türlü yastığa dayanmıyordu. Ben de:
“-Dedeciğim; lütfen dayanın, rahat edin, çorbanızı içirmeye ben yardımcı olacağım.” diye dayanması için ısrar ediyordum. Sonunda gözlerime bakarak:
“-Ben kulum, kul gibi yerim.” dedi.

Bu bile nasihat olarak yeter! Tam bir nebevî ahlâk...
Meğer o günler, dedemin son günleriymiş. Son ânına kadar kulluk bilincinden taviz vermedi. Medine’deki rahatsızlık döneminde zaman zaman doktorlar eve gelir, kontrollerini yapardı. Biz hanımlar dışarıda endişe ile duâlar ederek beklerdik. Doktor ayrıldıktan sonra içeriye girdiğimizde kendisini pırıl pırıl parlayan gözlerle:
“-Elhamdülillah, hâlime şükrediyorum.” diyerek Rabbine şükreder vaziyette bulurduk. Onun bu hâli, bizleri de rahatlatırdı… 

Kıymetli torunları, Melâhat Akça ve Şeyma Yalçıntaş hanımlara, bu güzel hâtıraları bizimle paylaştıkları ve bizi de o mes’ud günlere götürdükleri için çok teşekkür ederiz. O kadar hissederek anlattılar ki, sanki o ânları yaşamış gibi olduk. Rabbim, cümlemizi Efendi Babamıza lâyık evlâtlar eylesin. Âmin.
Biz de size teşekkür ederiz. Bu vesileyle, dedemi ve o mesud günleri bir defa daha yâd etmiş olduk. Okuyucularımızdan istirhamımız, muhterem dedemi de duâ ve Fâtiha-i Şerifeler ile anmaları… Cenâb-ı Hak, hepimize, bu güzel hayattan ve örnek ahlâktan hisseler nasip etsin. Âmin.

Şebnem Dergisi

13 Ocak 2014 Pazartesi

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp 
Aşkın bu en onulmazından koparıp 
Bir toz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim 
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil 
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri 
Aynalar akrep meleği 
Zaman çarpılmış atın son hayali 
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu 
Büyüttüğü emzirdiği 
Kuş tüyünden 
Ve kuş sütünden 
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği 
Sevgili
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin 
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın 
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için 
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini 
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini 
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta 
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında 
Çatı katlarında bodrum katlarında 
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba 
Hep Kanlıca'da Emirgan'da 
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında 
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında 
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim 
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Ey çağdaş Kudüs (Meryem) 
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha) 
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında 
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında 
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında 
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda 
Verilmemiş hesapların korkusuyla 
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim 
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Sevgili
En sevgili 
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır 
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır 
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır 
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır 
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır 
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır 
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır 
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır 
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır 
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır 
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır 
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili


Sezai KARAKOÇ

5 Ocak 2014 Pazar

Hak Dostlarından Hikmetler-Şah-ı Nakşibend-2

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar, o hâlleri (fiilî kıstas olarak) şer‘î ölçülerle mîzân ederler. Eğer bu hâller şer‘î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler, tatbikāta geçirirler. Fakat kendilerinde vukû bulan bu hâller şer‘î ölçülere aykırı ise onlara îtibâr etmez, ilgi ve alâka göstermezler.
Bir Hak dostu buyuruyor ki:
“Kalbimden gelen sözü iki âdil şâhid olan Kur’ân ve Sünnet ile kontrol etmeden kabul etmem.”
[Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-:
“Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa bu bir (kerâmet değil) istidraçtır.” buyurur.
İstidraç; kâfir, fâsık veya müteşeyyıh, yani velî olmadığı hâlde velîlik iddiâ eden bâzı şahıslardan zuhûr eden, evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâde hâllerdir. Onların arzu ve iddiâlarına uygun olarak meydana gelen bu tür sıra dışı hâller, ekseriyetle birtakım rûhî temrinler neticesinde gerçekleşir. Yani ruhtaki bâzı kâbiliyetleri, din dışı birtakım tesirlerle de kuvveden fiile çıkarmak mümkündür. Meselâ Hind fakirleri de riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Bâzen de bu, sihir veya cinnîlerden “huddam” kullanmak sûretiyle vâkî olur. Bâzı insanlar da bunu, şâhit olanların nazarına tesir ederek illüzyon veya hayal mahsulü olarak gösterirler.
Bu gibi sıra dışı hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmek, ilim işidir. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, yukarıda zikrettiğimiz misallerden anlaşılacağı üzere böyle kimselerin büyük bir kısmının hayat tarzı “takvâ” ölçüleri içinde değildir. Bunlar, Kur’ân’a ve Sünnet’e uyma husûsunda noksandırlar. Hattâ bir kısmı büsbütün İslâm dışıdırlar. Esâsen ilk dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Demek ki bir mü’min, kalp âleminde hangi hâl ve zuhûrat ile karşılaşırsa karşılaşsın, onlara takılıp kalmamalı; her gördüğü rüyâyı sâdık ve Rahmânî rüyâ zannetmemeli, kendisine dâimâ Kitap ve Sünnet’i kıstas almalı, gâyesinin Allâh’ın rızâsını tahsil ve O’na yaklaşmak olduğunu hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır. Kendi görüş ve ölçülerini Kitap ve Sünnet’ten öncelikli görme gaflet ve cür’etine düşmemeli, şu ilâhî îkâzı bir hayat düstûru edinmelidir:
“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“(Dînin zâhirinde takılıp kalan gâfil) kārîlerle (okuyucularla) alâkayı kes, (dînin hakîkatine ermiş gerçek) sûfîlerle beraber ol!
«Kārî» kimdir, «sûfî» kimdir; bu sözden maksat nedir, denilecek olursa:
«Kārî» (okuyucu), sadece «isim»le meşgul olan; «sûfî» ise «müsemmâ» ile (ismin sahibiyle) meşgul olandır...”
[Yani “okuyucu”, dâimâ işin zarfında, kabuğunda ve sathında kalan; “sûfî” ise mazrûfa, öze ve hakîkate intikal edebilendir.
Dînin yalnızca zâhirî kısmına takılıp bâtın yönünü ihmâl edenler, onun özünü kavrayamaz, maksadını anlayamaz, ana gâyesini gözden kaçırmış olurlar. Bu şekilde, dîni sırf gâfil bir “okuyucu” gözlüğüyle seyredenler, onun beden ve kalp âhengi içinde yaşanmasıyla elde edilebilen “hâl ve ruh” cihetinden mahrum kalırlar. Bu yüzden gerçek tasavvuf ehli, ilâhî hakîkatleri sadece şeklen, zâhiren, aklen ve bedenen değil; mânen, kalben ve rûhen de kavrayıp hayatlarında fiilen tatbik etme gayreti içinde olurlar. Kalp ve beden âhengiyle ibâdet eder, bu âhenkle Kur’ân okur, okuduklarını da bu âhenk içinde hâl ve davranışlarına müessir kılarlar. Her âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, onların rûhunda ulvî bir derinlik meydana getirir.
Esâsen tasavvuf da dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. O çıkarıldığında, geriye kuru bir kāideler manzûmesi kalır. Dolayısıyla mutasavvıfların en çok üzerinde durdukları husus, ilâhî hükümleri kavrayıp yaşamaktaki asıl gâyeyi hiçbir zaman unutmamaktır.
Yûnus Emre Hazretleri bu hakîkate ne güzel işâret eder:
Dört kitabın mânâsı,
Bellidir bir elifte.
Sen elifi bilmezsin,
Bu nice okumaktır?
Yigirmi dokuz hece,
Okusan uçtan uca
Sen elif dersin hoca,
Mânâsı ne demektir?..
Bütün bilgilerin aslî ve nihâî gâyesi, “mârifetullah” yani Allâh’ı hakîkatine uygun bir sûrette bilmek ve O’nu kalben tanımaktır. Zâhirî bilgilerin de bu yolda bir basamak olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, dîni madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın dengesi içinde kavramak, kâmil bir mü’min olmak için zarûrîdir. Kulluk hayatında akıl ve kalp müşterekliği, his ve fikir beraberliği, ruh ve beden âhengi elzemdir.
Bu cümleden olmak üzere, meselâ bedenen namazda olup da, Hakk’ın huzûruna durmanın ruh mîrâcını yaşayacağı yerde, kalben ve zihnen nefsânî düşüncelerle, dünyevî hesaplarla, mâlâyânî fikirlerle meşgul olanlar, büyük bir gaflet içindedirler. Rabbimiz de, namazı böyle kılanlar hakkında; “Yazıklar olsun!” buyurmaktadır.1 Allâh’ın biz kullarından beklediği tam ve noksansız bir namaz; “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2) âyetlerinde bildirildiği üzere, “haşyet”le kılınan namazdır.
Yeri gelmişken şunu da ifâde etmek gerekir ki, namazı gâfilâne kılan mü’minler hakkında bile bu kadar dehşetli bir îkâz-ı ilâhî vârid oluyor. O hâlde namazdan tamamen uzak durmanın, gerçek bir mü’min için ne ağır bir cürüm olduğunu düşünmek îcâb eder!..
Diğer taraftan, dînin sadece ruh ve mânâsına ehemmiyet verip zâhirini ihmâl edenler de, aynı hatânın bir benzerine sürüklenmiş olurlar. Zira bedensiz bir namaz kılınamaz, oruç tutulamaz, zâhirî bir metâ olan mal-mülk infâk edilmeden mâlî ibâdetler edâ edilemez. En mücerred bir hakîkat olan “îman” bile, önce kalp ile tasdîki gerekli kılarsa da, hemen ardından, kalbin tasdîk ettiği o hakîkatin dil ile ikrâr edilerek dışa yansıtılması, ifâde edilmesi ve davranışlar sûretinde zâhire çıkarılması îcâb eder.
Âyet-i kerîmede de bu hakîkate şöyle işâret edilir:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (el-Ankebût, 2)
Demek ki îman bile ancak bâtın ve zâhir beraberliği neticesinde tam olarak gerçekleşir. Nitekim fiilî kıstasımız olan sahâbe nesli, inandıklarını yalnızca sözleriyle değil, fedâkârâne davranışlarıyla da sergilemişlerdir.
Bu itibarla, söz de lâzımdır öz de; ruh da gereklidir, şekil de… Mühim olan, bunların birine takılıp diğerine bîgâne kalmamak…
Nitekim bu hakîkate ışık tutan şu hâdise ne kadar mânidardır:
Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler, İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e büyük bir hürmetle:
“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.
İbrahim bin Edhem, mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.
Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaşırdılar.
İbrahim bin Edhem Hazretleri oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:
“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.
İlmini irfân ile mezcetmiş olan o büyük İmâm, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:
“–O, dâimî bir sûrette Allah Teâlâ ile meşgul, biz ise işin kıyl u kāliyle...”
Şüphesiz ki bu hüküm, dîni, ruh ve şekil bütünlüğüyle kavrayamamış ve mârifetullah’tan yeterince nasiplenmemiş pek çok kimse için geçerlidir. Fakat İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin talebeleri için bir edep tâlimi, kendisi hakkında da ancak bir tevâzû ifâdesidir.
Zira o büyük İmam, her ne kadar İslâm’ın zâhirî ahkâmına dâir fetvâlar ve dersler verse de, şahsî hayatında büyük bir ihlâs ve takvâ duygusuyla yaşardı. Rivâyete göre İslâm dünyasında, iki rekâtta bir hatimle namaz kılmalarıyla bilinen dört kişiden biriydi. Dâimâ muhabbet ve mârifet ufkunda, murâkabe ve ihsan kıvâmında bir İslâm şahsiyeti sergilerdi. Böylece dînin ancak zâhir ve bâtın bütünlüğü içinde tam mânâsıyla idrâk edilebileceğini, bizzat yaşayışıyla tebliğ ederdi. Bütün kıymetine rağmen kendi ilmî mesâîsine “kıyl u kāl” demesi de, o meşgûliyetin “takvâ” karşısındaki durumunu îzah içindi.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Mum gibi ol ki, ışığın başkalarını aydınlatsın.
Mum gibi olma ki, başkalarını aydınlatırken kendini karanlıkta bırakmayasın...”
[Mum, etrafını aydınlatmak uğruna kendin den/nefsinden fedâkârlık eder, bu yolda eriyip gider. Bu hâl, Allah yolunda fedâkârâne hizmet eden, bütün imkânlarını rızâ-yı ilâhî için seferber edip o yolda cefâlar çekmeyi saâdet bilen gayret-i dîniyye sahibi sâlih mü’minlerin vasfıdır. Bu yönüyle muma benzemek, büyük bir fazîlettir.
Fakat diğer yönüyle mum, etrafını aydınlatırken ne yazık ki kendi dibine ışık veremez. Onun bu hâline benzemekten de şiddetle sakınmak gerekir. Zira bu hâl, başkalarına ilim ve hikmetle nasihatte bulunup onları irşâda çalışırken, kendisini veya yakın çevresini o ilim ve hikmet nûrundan nasiplendirmeyen; başkalarına Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini anlatırken, kendisi O’ndan yeterince ittikā etmeyen; başkalarını haram ve yasaklardan sakındırırken, kendi yaşayışında bu hususta gereken titizliği göstermeyen gâfillerin vasfıdır. Sözü ile özü birbirini tutmayan, anlattıklarıyla yaptıkları birbirini yalanlayan bu gibi kimseler hakkında Rabbimizin îkâzı çok şiddetlidir:
“Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (es-Saff, 2-3)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Müslüman olmak, şer’î ahkâma bağlanmak, takvâya riâyet, güç yettiğince ruhsatlardan kaçınıp azîmete meyletmek, bütünüyle nur, safâ ve rahmettir. Bütün bunlar, velâyet derecelerine ve yüce makamlara ulaşma vâsıtalarıdır. Evliyâullah, bu sıfatların terbiyesi ile velîlik makâmına ulaşırlar.”
[Hakk’a yakınlık ve O’nunla dostluk iklîmine girebilmenin ilk şartı, ilâhî hükümlere cân u gönülden, tam bir samîmiyet ve teslîmiyetle itaat etmektir. Kur’ân ve onun şerhi demek olan Sünnet’i hayatının her safhasına hâkim kılmadan, ilâhî teklifleri en yüksek ölçüler içerisinde yaşamaya dâir azim, kararlılık ve gayret göstermeden; dînin emirlerini ruhsat ve fetvâ seviyesinde değil, azîmet ve takvâ ölçüsünde tatbik etmeden, Allah sevgisini ve korkusunu hayat pusulası edinmeden, Hakk’ın dostluk dergâhına dâhil olunamaz.
Bu hususta mü’minin maddî nesebi veya mânevî mensûbiyeti de bir değer ifâde etmez. Kula mânen seviye kazandıracak olan, ancak onun îmânı, takvâsı ve bunlar muktezâsınca yapması lâzım gelen sâlih amelleridir. Bu yolda kimin istek, gayret ve hizmeti daha çoksa, o daha fazla mesâfe alır. Nitekim âyet-i kerîmede; “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39) buyrulmuştur.
Bütün muvaffakıyetlerin sabır ve sebatla sa’y ü gayretten geçtiğini ifâde sadedinde de; “Takdîr-i ezel, gayrete âşıktır.” denilmiştir. Rabbimizin lûtuf, ihsan ve ikrâmı, dâimâ rızâsı yolunda sağlam bir irâde ve sabırla gayret gösteren samimî kulları üzerindedir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“«Herkes koşmakla avı yakalayamaz. Avı devamlı takip eden kimse yakalamaya muvaffak olur.» Bunun için, sürekli ve istikāmet üzere çalışmak îcâb eder.”
[Bir anlık coşkunlukla aşırı derecede gayrete gelenler, ekseriyetle çabuk yorulur, maksada vâsıl olamazlarsa azim ve şevkleri kırılıp eskisinden de kötü bir duruma düşebilirler.
Efendimiz (s.a.) bir hadîs-i şerîflerinde:
“…Acele etmeden ve telâşa kapılmadan gidin ki, varacağınız hedefe ulaşasınız.” tavsiyesinde bulunmuşlardır. (Buhârî, Rikâk, 18)
Hakk’a kulluk, belli bir dönemlik değil, ömürlük bir vazîfe olduğundan, onun makbul bir kıvamda sürdürülmesi için bir îtidâl dengesine ihtiyaç vardır. Nitekim Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz:
“…Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…” buyurmuştur. (Buhârî, Savm 64, Rikâk 18; Müslim, Müsâfirin 217)
Efendimiz (s.a.), şahsına âit husûsî vakitlerde çokça ibâdet eder, bilhassa seherlerde ayakları şişinceye kadar namaz kılar, mübârek gözlerinden döktüğü yaşlarla secde mahallini sırılsıklam ederdi. Fakat ümmetine örnek olacağı durumlarda, îtidâl üzere ibâdet ederdi. Zira bir işin devamını sağlayan, îtidâldir. Îtidâlden sapıldığında o işin sonu gelmiş demektir. Çünkü zıt kutuplardan birbirine geçiş çabuk olur. Bu sebeple devamlı îtidâl tavsiye edilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’in; “Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” (Müslim, İlim, 7) hadîs-i şerîfi, mühim bir îkazdır.
İbâdetlerde bile aşırıya kaçmayıp îtidâli muhâfaza etmenin lüzûmunu, şu hadîs-i şerîf de ne güzel ifâde eder:
“Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 28)
İbâdette devamlılık ve niyette ihlâs, gönüllerde bir şuur hâline gelmelidir. Bu hâle ulaşıldıktan sonra, hastalık, yaşlılık vs. sebeplerle hasbel-beşer îfâ edilemeyen -farzlar dışındaki- ibâdetlere, edâ edilmiş gibi ecir lûtfedileceği bildirilmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen, devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)
Velhâsıl, ibâdetlerde ihmalkâr davranmak, insanı âhirette zor durumda bırakacağı gibi, aşırı giderek hırslı hareket etmek de bir müddet sonra yorgunluk, bıkkınlık ve yanlış yollara sapmaya sebep olabilir. Bu sebeple orta yolu tutmak ve devamlılığı esas almak îcâb eder. Zira şahsî ibâdetlerdeki ifrat, Allah yolunda hizmet gibi ictimâî ibâdetleri ihmâle sebep olduğu takdirde, yine rızâ-yı ilâhîye muhâlif bir durum meydana gelmiş olur. Cenâb-ı Hak, biz kullarına Kur’ân-ı Kerîm’de en çok “Rahmân ve Rahîm” isimlerini hatırlatarak bizleri merhametli olmaya dâvet ediyor. Îmânın ilk meyvesi merhamet, merhametin tezâhürü ise Allah rızâsı için O’nun mahlûkâtına hizmet etmektir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Kerâmet gösterip havada uçmak mârifet değildir. Görmüyor musunuz, insandan daha aşağı yaratıklar da havada uçup dururlar. İnsan, ilâhî sanatın en büyük, en mükemmel eseridir. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insanoğlu, elbette ki kurttan-kuştan üstündür. Bu sebeple bir adamın uçması büyük bir hâdise ve güç bir iş sayılmamalıdır. Böyle kerâmetler, Allâh’ın has kulları nazarında mûteber değildir.”
[Kerâmet; Cenâb-ı Hakk’ın bir ikrâmı olarak, kâmil bir îman, mârifet ve takvâ neticesinde velî kullarda zuhûr eden ve tabiat kânunlarıyla îzah edilemeyen, hârikulâde hâdiselerdir.
Allah dostlarından zuhûr eden kerâmetler iki kısımdır:
1) Kevnî ve sûrî kerâmet: Bunlar, tayy-i mekân, ortada bulunmayan bir eşyâyı göz önüne getirme, vahşî hayvanlara iş gördürme gibi madde âleminde meydana gelen hârikulâdeliklerdir.
Allah dostları, bu tip kerâmete ehemmiyet vermezler. Onu zarûret dışında izhâr etmeyi de hoş karşılamazlar. Çünkü bu hâl, halkın hayranlık ve alkışlarını celbeder. Câhil kimseler artık her şeyi o velîden beklemeye başlar. Bu ise kalbe zehir saçan şöhret ve gurur âfetini beraberinde getirir. Bu sebeple velî zâtlar bu tip kerâmetlere meyletmez, fakat mecbur kalırlarsa da mümkün mertebe bu hâllerini gizlemeye çalışırlar.
2) Mânevî kerâmet: İlim, ahlâk, ibâdet, mârifet ve takvâda mesâfe kat ederek, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd, 112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsından hisse alabilmektir.
Her ne kadar halk, bu kerâmet türlerinden birincisine rağbet ederse de aslında makbûl olan ikincisidir. Zira tasavvuf ehli ittifak etmişlerdir ki; “En büyük kerâmet, binbir güçlüğe rağmen istikāmeti muhâfaza etmektir.” İstikāmet üzere olmayan bir sâlikin kerâmet elde etmek için çırpınışı boşunadır.
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:
“İstikāmet ve gayret, sayısız keşif ve kerâmetten efdaldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir.” der.
Mühim olan, Kur’ân ve Sünnet istikāmetinde, takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da, son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz. Bunun içindir ki, sahâbe-i kiram bile, büyük bir âkıbet endişesi içerisinde yaşamışlardır. Nitekim şu hâdise, bu hâlin mânidar bir misâlidir:
Rivâyete göre iki kişi Selmân-ı Fârisî (r.a.)’a selâm verip:
“–Sen Rasûlullah (s.a.)’in ashâbından mısın?” diye sordular. (Allah Rasûlü (s.a.)’in çok sevdiği ve; “Selman bendendir, Ehl-i Beyt’imdendir.”2 buyurduğu o güzîde sahâbî, gönlündeki “son nefes” endişesi ile):
“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi.
Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Selman (r.a.) sözlerini şöyle açıkladı:
“–Evet, ben Rasûlullah (s.a.)’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte cennete girebilecek olan kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)
İlim ve irfanda “güneşler güneşi” denilen Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, talebelerine yazdığı mektuplarda kendisi için hüsn-i hâtime duâsı talep etmiştir.
Ebedî hayatları hususunda ilâhî teminat altında olan peygamberler dahî, îmanlarının kemâline masruf olarak ve insanlığa örnek olma hikmetine binâen, Cenâb-ı Hakk’a son nefes endişesi içerisinde duâ etmişlerdir:
–Allâh’ın Halîli İbrahim (a.s.): “(Yâ Rabbi! İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme!”3 niyâzında bulunmuş;
–Hazret-i Yûsuf (a.s.); “…(Ey Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”4 diye ilticâ etmiştir.
Demek ki asıl mühim olan, yüksek makam ve mevkîlere erişmek değil, son nefesi îmanla verebilmek ve Hakk’ın huzûruna, O’nun sevip râzı olduğu bir kulu olarak varabilmektir.]
Cenâb-ı Hak, bizleri, yaratılış gâyemize teksif olmaktan ve aslî hedefimize odaklanmaktan alıkoyacak maddî-mânevî her türlü câzibenin tuzağına düşmekten muhâfaza buyursun. Sadırlarımıza inşirah, kalplerimize firâset, gözlerimize basîret ihsân eylesin.
Âmîn…
Dipnotlar: 1. Bkz. el-Mâûn, 4-5. 2. İbn-i Hişâm, III, 241; Vâkıdî, II, 446-447; İbn-i Sa’d, IV, 83; Ahmed, II, 446-447; Heysemî, VI, 130. 3. eş-Şuarâ, 87. 4. Yûsuf, 101.

Osman Nûri Topbaş
Altınoluk - 2011 - Haziran, Sayı: 304, Sayfa: 032

22 Aralık 2013 Pazar

Mesnevi Bahçesinden-3

Kader kilidine teslim ol!
Kader kilidi çok büyüktür. Onu ancak Allah açar. Bu sebeple sen ona teslîm ol. Onun rızasına sarıl. Kainâtın her zerresi anahtar olsa, yine bir işe yaramaz. Çünkü kazâ ve kader kilidini Allâh’tan başkası açamaz.
Ne lütfu ne de kahrı düşün!
Oğlum, ne Allah’ın lütfuna mazhar olacağını, ne de kahra uğrayacağını düşünme; sadece onun emirlerine uymayı, nehyettiği, yapma dediği şeylerden kaçınmayı göz önünde tut!
Masiva nezlesinden kurtul da mana kokusu al!
Burnundan, genzinden masiva nezlesini gider de, burnuna güzel mânâ kokuları, ilahi kokular gelsin. Beden bukağısını, beden bağını canın ayağından çöz, çıkar da, canın mânâ çimenliklerinde donsun, dolaşsın… Hasislik zincirini elinden, boynundan at da, şu felekte yeni bir baht elde et. Eğer lütuf kâbesine uçmak için kanatların yoksa aczini, çaresizliğini her şeye çare bulan Allah’a arz et.
Gizli şeyler zıttı ile açığa çıkar.
Gece nûr olmadığı için, renkleri göremedin, şu halde nurun zıttı ile şunu anladın ki… Önce nûr görünür, sonra renk görünür. Bunu da şüphesiz, nurun zıttı olan karanlıkla anlarsın. Cenab-ı Hak, eziyeti, gamı; gönül hoşluğu nedir anlaşılsın diye gönül hoşluğuna zıt olarak yarattı. Gizli şeyler, hep zıtları ile meydana çıkıyor, görülüyor.
Kıyamet günü görüş günüdür.
Kıyamet günü, her şeyin Hakk’a arz edileceği gündür. O günde, insanî vazifelerini yapmış olanlar, temiz ve faziletli kişiler, kendilerini göstermek isterler. O kendini gösterme gününde, kötü işler yaparak yüzleri karartmış kişiler, artık kendilerini gizleyemeyecekler ve rezil olacaklardır. Güneş gibi parlak yüzü olmayan ve günahlarla yüzlerini karartmış kişiler elbette kendi kirliliklerini göstermemek için gecenin karanlığı ile perdelenmek, gizlenmek isterler.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Netçe (Erkek Dili)

- Şirinciğim, erkek dili “Netçe” yi öğren.
- Zor bir dil midir?
- Çok kolay bir dil. Biz kadınların dili “Bükçe” gibi konuşurken imalar, eğip bükmeler falan yoktur. Gayet net, açık ve düz bir dildir.
- O zaman öğrenecek bir şey yok.
- Tabi ki var. Kadın ile erkek arasındaki yaratılış farklarından birisi de iki cinsin konuşma dillerinin farklılığıdır. Beyinler farklı çalışınca, haliyle dilden dökülenler de farklı oluyor. Erkek dili kolaydır; ama biz kadınlar düz yolda yürümeye alışkın olmadığımız için sürekli sapaklar bulmaya çalışırız.
- Nasıl yani?
- Mesela sofrada kocan sana “ekmeği getiri misin” dediğinde sadece ekmeği getirmeni istiyordur. Sofraya ekmeği getirmeyi unuttuğun için beceriksiz bir kadın olduğunu ima etmeye çalışmıyordur. Ya da saçın dökülüyor diyorsa, sadece saçının döküldüğünü söylüyordur, kel kalırsan seni sevmem, demek istemiyordur.
- Emin misiniz? Onlar hiçbir şey ima etmezler mi?
- Erkekler biz kadınlar gibi ima, mesaj ya da kıssa anlatıp hisse bulma metodunu pek kullanmazlar. Erkek fıtratına aykırıdır.
- Erkekler kıssa anlatmak yerine, hisseyi suratında patlatır diyorsunuz yani.
- Evet, öyle de diyebiliriz. Bazen kırıcı olabiliyorlar ama kadınlar gibi kurnazlık yetenekleri pek fazla olmadığı için ve az kelime ile konuşmayı sevdiklerinden dolayı dolambaçlı yollara girmek istemiyorlar. Erkeklerde dolambaçlı yollarda olsalardı, emin ol, kadın erkek hiç anlaşamazlardı. Tabi dünya da yaşanmaz olurdu.
- Netçe’yi öğrenmemin kadınlara ne faydası olacak?
- Kadınlar “Netçe”yi öğrensinler ki erkeklerin her sözünün altından bir anlam çıkarmaya çalışmasınlar, alınganlık etmesinler. Erkeklerle konuşurken net olmaya çalışsınlar. Onların anlamasını beklemek yerine, açıkça söylesinler. Kadınlar kırıldıkları zaman neye kırıldıklarını bile söylemiyorlar, erkeğin anlamasını bekliyorlar, anlamazsa da surat asıyorlar. Bu durumda erkekler de ne yapacaklarını şaşırıyorlar.
- Ama erkeklerde, azcık da dolambaçlı yollara girsinler. Düz düz de gitmez ki hayat. Her şeyi dan dana söyleyip kalbimizi kırmasınlar. Onlar da “kadın dili”ni öğrensinler.
- Kadın dili “Bükçe” hikayesini yazdıktan sonra beklemediğim kadar çok teşekkür aldım erkeklerden. Bu kadar ilgilerini çekeceğini düşünmemiştim. Demek ki erkeklerde kadınları doğru tanımak ve ona göre davranmak istiyorlar. Belki de bugüne kadar hata bizdeydi kadınları onlara, olduğu gibi tanıtmadığımız için.
- Aslında dünyadaki en önemli şey kadın ve erkeğin doğru iletişim kurması değil mi? Çünkü dünya kadın ve erkeğin üzerine kurulu. Fakat maalesef ki bir eğitim almadan bir arada yaşamaya başlıyoruz. Sonra da üç günde aşkı, beş günde sevgiyi kaybediyoruz.
- Her şeyin bir ilmi vardır. Sevmenin de bir ilmi var tabi ki. Seven gönül, sevgiyi yaşatan akıldır. Sevgi gönülden doğar, akıldan beslenir büyür. Akıl sevgiyi beslemezse o sevgi kısa zamanda ölür gider.
- Sevgi deyince sadece gönül işi olarak düşünmüştüm hep.
- Bütün hatada burada zaten. Sevgiyi gönlün üstüne yıkmak, yeni doğan bebeği kendi başına büyüsün diye ortada bırakmak, ilgilenmemek gibidir.
- Akıl ne zaman devreye girecek?
- Sevdiğini uzaktan seveceksen akla hiç ihtiyacın yok. Sev platonik platonik. Ne zaman ki bir araya gelmeye başladın sözler ve davranışlar karşı karşıya geldi aklın hemen devreye girmesi lazım. Evlilikte gönül ve akıl işbirliği çok önemlidir. Gönül ve akıl el ele verirse sevgi hiç azalmaz gün geçtikçe artar.
- Sevgiyi kaybetmemek çok önemli.
- Sevdiğin neden hoşlanır, neden hoşlanmaz, nasıl mutlu olur, neye kızar, niçin kırılır, onun için ne yapman lazım. Sor soruları, bul cevabı, yap hizmeti, bakalım sevgi ölüyor mu?
- “Ne, nasıl, neden, niçin” leri sıralayınca sevginin akla neden ihtiyacı olduğu daha iyi ortaya çıktı.
- Gönül bencildir, sadece kendini düşünür. Sevdiğine kavuşmayı isterken de kendini düşünür. Kavuşup mutlu olayım ister. Gönlün bu bencillikten kurtulması için, aklın yol göstericiliğine ihtiyacı vardır. Ancak akıl yardım ettiğinde, sevdiğini düşünmeye başlar.
- Tamam, bu bilgilerden sonra erkek dili “Netçe” yi öğrenmeyi daha çok istiyorum. Başka kuralları var mı?
- Var. Erkekler soru sorulmasını ve soru sormayı sevmezler. Biz kadınlar soru sormayı severiz. Soru sormayı çoğu zaman amaç dışı kullanırız. Bizim için cevaplar pek önemli değildir. Kadınlar karşıdaki ile ilgilendiğini göstermek için, biriyle tanışmak için, sohbet başlatmak için farklı sebeplerle soru sorarlar. Erkekler ise soru sorulduğu zaman kendini hesaba çekiliyormuş gibi ya da işine burnunu sokuyormuş gibi hissederler. Doğru düzgün cevap vermezler.
- Haklısınız. Ben de akşam evde sohbet muhabbet edelim diye Ferhat’a soru sorarım. O da doğru düzgün cevap vermez, konuşmak istemiyor diye benim de canım sıkılır. Demek ki erkekleri konuşturmanın yolu soru sormak değilmiş.
- “Netçe”nin başka önemli bir kuralı da şudur: Erkekler “hayır” kelimesini gerçek anlamında bir şeyi istemedikleri zaman kullanırlar, “evet” sözcüğünü de bir şeyi istedikleri zaman kullanırlar. Biliyorsun biz kadınlar bazen nazlanmak için, istediğimiz bir şeye “evet” dememiz gerektiği halde “hayır” deriz. Bekleriz ki karşımızdaki anlasın, ısrar etsin, ondan sonra “evet” diyelim. Erkekler bu yöntemi kullanmazlar. Bir erkek “hayır” diyorsa üstüne gidip, ısrar edip zorla yaptırmaya çalışmamak lazım.
- Bunu öğrendiğim iyi oldu.
- Netçe’nin başka bir kuralı da erkekler, emir cümlelerini, sevmezler. Hele bir kadın emir cümleleri ile ondan bir şey istiyorsa, hükmedilmeye çalışıldığını düşünür ve yapacağı bir şeyse bile direnebilir.
- Emir cümleleri kurduğumda Ferhat’la hep çatışıyoruz.
- Netçe’ de önemli bir kural da erkekler yardım istemeyi ve istemedikçe yardım teklif edilmesini sevmezler. Kadınlar ise yardım istemekten çekinmezler ve yardım teklif etmeyi de pek severler.
- Bunun için mi bir adres ararken Ferhat birilerine sormak yerine, kendim bulacağım, diye dolanıp duruyor. Ben “dur bir soralım” dediğimde hiç dinlemediği gibi bir de sinirleniyor.
- Evet. Erkekler mücadeleyi ve başarmayı severler. Yardım istemeyi de zayıflık olarak görürler. Bu yüzden çok zorda kalmadıkça yardım istemezler. Bu yüzden eşin araba kullanırken, yanında sessizce otur ve gezintiye çıktığını hayal et. Sus ki tatsızlık çıkmasın. Biraz dolansanız da o nasıl olsa halleder. Tabi bu konu sadece araba kullanmayla ilgili değil. Onu üzgün gördüğünde de hemen “ne yapabilirim” diye yardım teklif etme. Onun yanında ol ve başaracağına inan yeter. Ondan daha akıllı ve güçlü görünmeye çalışma. Her zaman ona ihtiyacın olduğunu hissettir.
- Erkekler otoriter kadını da ezik kadını da sevmezler, diye okumuştum bir yerde.
- Çok doğru. Erkekler kadının kadınsılığını ve yumuşaklığını seviyorlar. Yumuşaklık ile eziklik arasında çok fark vardır.
- Güçlü görünmemek demek, ezik olmayı getirmiyor yani.
- Aynen öyle. “Netçe” de bir önemli kural da erkekler, dert anlatmayı ve hatalarını konuşmayı sevmezler. Biz kadınlar dert anlatmayı severiz, hatalarımızı anlatmaktan gocunmayız hatta çoğu zaman gülerek anlatırız. Oysa erkekler geçmişte yaptıkları bir hatanın hatırlatılmasından bile hiç hoşlanmazlar.
- Netçe’ de en kıymetli sözcükler nedir?
- Takdir cümleleri tabi ki. Erkek küçücük bir şey de yapmış olsa takdir edilmekten çok hoşlanır. Takdir edildikçe, teşekkür edildikçe daha çok yapmak isteği duyar. Eleştirildikçe ve suçlandıkça da yaptıklarını bırakır, yapacaklarını yapmaz ve kadından uzaklaşır. Bu durumda erkek, bilinçli bazen bilinçsiz olarak kendinin kıymetini bilecek, takdir edecek başka bir kadın aramaya başlar.
- Ne çok hata yapıyormuşum meğer. Kendimi ve etrafımdaki arkadaşlarımı düşünüyorum da bütün yaptığımız kocalarımızı eleştirmek. Şunu yapmıyorsun, bunu yapmıyorsun, şunu yap bunu yap.
- Her erkek, sevdiği kadının kahramanı olmak ister. Hiçbir kahraman da hatalarının sayılıp, burnunun yere düşürülmesinden hoşlanmaz. Erkekler zaten hatalarının çoğu zaman farkındadırlar, bilmedikleri için değil yapmak istemedikleri için yapmazlar. Fakat takdir edilen erkek yapmadığı pek çok şeyi yapmaya başlar.
- Biz kadınlar da erkekler istediklerimizi yapmayınca, bilmiyor ya da unutuyor diye sürekli öğretmeye çalışıp tekrar ediyoruz.
- Netçe’ de tekrar kelimeler en berbat kelimelerdir. Erkekler kadınların onlara sürekli bir şeyi hatırlatmalarından nefret ederler. Bir şeyi çok söyleyen kadına dırdırıcı gözüyle bakarlar.
- Anladım, yapılmayanın üzerinde durmayacağız, yapılanları görüp takdir edeceğiz.
- Her erkek kendini dünyanın en yakışıklı, yakışıklı değilse de en çekici erkeğinden biri zanneder. En güçlü ve en akıllı olduğuna da inanır. Kadın ise “sen zannettiğin gibi değilsin” diye tam aksini ispat etmeye çalışırsa, o kadın o erkek için bitmiş demektir. Eğer zorunluluktan devam etmesi gereken bir evliliğin içindelerse erkek kadına ya ölü muamelesi yapar ya da aptal muamelesi. Çünkü ancak ya bir  aptal ya da bir ölü onun gibi bir adamın kıymetini bilmez.
- Erkekler takdir edildikçe şımarmazlar mı?
- Hayır. Erkekler takdir edildikçe gayrete gelirler. Kadın erkeğe kendini iyi hissettirmelidir. Kadın “Ben çok şanslıyım senin gibi biriyle evli olduğum için” gibi cümlelerle ya da “Evimin güneşi, hayatımın anlamı, yiğidim, erkeğim” gibi hitaplarla erkeğin kulağından kalbine halat atarsa onu kendine sıkıca bağlayabilir.
- Ben de tam aksi “nerden düştüm senin gibi adama” havalarında davranıyorum kocama. Sizi dinledikçe yaptığım hataları çok iyi fark ettim.
- Sevgi emek ister, sevgili muhabbet etmek ister. Muhabbete de hizmet gerek. Muhabbeti istiyorsun sevdiğine adım adım yaklaş, onun adımlarını saymadan ve beklemeden. Ona hizmet et. Elinle, ayağınla, dilinle, gözünle, kulağınla, aklınla ve tabiî ki gönlünle. Bunun için de muhabbet yolunda ki taşların farkında olup onları kaldırman lazım.
- Sayenizde epey bir taşı gördüm ve yoldan kaldırmaya başladım. Bazıları ağır geldi ama vazgeçmeyeceğim.
- Evdeki kahramandan yardım iste. Hatalarını gördüğünü samimiyetle ona itiraf edersen sana seve seve yardım edecektir.
- Tamam, teşekkür ederim.

Sema Maraşlı