31 Ağustos 2014 Pazar

Bir Okçunun Hikayesi

Bütün bilgelere danıştı. Nerede bir kitap bulduysa okudu. Ok atmakta usta olduğunu duyduğu kim varsa, yanına gitti. Büyük bir okçunun arkadaşı olduğu söylenen ihtiyar bir adamı ölmek üzereyken bulup, isteğini anlattı.
Konuştuğu herkes, bu işi öğrenmek istiyorsa, dağların ardında yaşayan o yaşlı adamı, o büyük ustayı bulması gerektiğini söylüyordu.
Adam dünyanın en büyük okçusu olmaya kararlıydı. Karısıyla vedalaştı, yol hazırlıklarını yaptı, tarif edilen dağın yolunu tuttu. Günlerce yürüdükten sonra ustanın yaşadığı yere geldi.
Etrafı ağaçlarla çevrili, önünde ufacık bahçesi, yıkılmaya yüz tutmuş bir kulübeydi burası. Bir-iki seslendi, cevap veren olmadı. Kulübenin penceresinden içeriye baktı, etrafı inceledi, çiçekleri seyretti, hâlâ gelen-giden yoktu. Bir ağacın gölgesine uzanıp, hayaller içinde beklemeye başladı. Yorgundu, az sonra uyuyakaldı.
Gözlerini açtığında, başucunda dikilmiş, kendisini seyreden biri vardı. Eski ama tertemiz giysiler içinde yaşlı bir adam. Bu Büyük Usta olmalıydı. Hemen toparlandı, saygıda kusur etmemeye çalışarak kendini tanıttı. Niçin geldiğini, okçuluğa olan merakını, okuduğu kitapları, her şeyi bir çırpıda anlattı.
Usta hiçbir şey söylememiş, bir tek soru bile sormamıştı, hatta onu dinlemiyor gibiydi. Elindeki değnekle yere bir şeyler çiziyor, yüzünü ekşitiyor, sürekli uzaklara bakıyordu. Sonra birden kalktı, kulübesine doğru yürümeye başladı. Tam kulübenin önüne geldiğinde bir an durakladı, başını çevirmeden seslendi:
- Gözlerini kırpmamayı öğren, öyle gel!..
Bunca yolu bunun için mi geldim, diye düşündü adam. Sonra hak verdi Büyük Usta’ya, bir bildiği vardır herhalde, deyip evine döndü.
Gözlerini kırpmamayı öğrenecekti, ama nasıl? Hayli zaman düşünüp taşındıktan sonra şöyle bir yol izlemeye başladı: Eşinin dikiş makinesinin üstüne başını koydu. İğne inip kalktıkça gözlerini biraz daha yaklaştırarak bakmaya çalıştı. Her gün biraz daha uzun süre gözünü kırpmadan bakmayı başararak, tam dört sene boyunca bütün vakitlerini böyle geçirdi. Sonunda başarmıştı. İğne neredeyse kirpiklerine değiyor, ama o gözlerini hiç kırpmıyordu.
Adam tekrar Büyük Usta’nın ardında yaşadığı dağın yoluna düştüğünde, şehirdekiler onun iki kirpiğinin arasına ağ yapan küçük örümceği konuşuyorlardı.
Bu kez Usta’yı kulübesinde buldu. Olanları anlattı. Heyecanlıydı, fakat bir takdir sözü duymak için boşuna bekledi. Usta ocağa odun atarken o hayal kurmaya başladı; birazdan, evlat, diyecekti, okunu ve yayını al, peşimden gel. Birlikte dışarı çıkacaklar, okçuluğun incelikleri üzerine konuşmaya başlayacaklardı. Usta ona yatacak bir yer gösterecekti sonra. Senelerce sabahtan akşama kadar çalışacaklardı. Ama sonunda şehre döndüğünde herkes dünyanın en büyük okçusunu alkışlayacaktı. Ağzı kulaklarına varıyordu adamın. Karısı onunla gurur duyacak, bir sürü öğrencileri olacaktı, kitaplar yazacaktı ve daha neler neler...
Usta’nın sesiyle kendine geldi, düşündüklerini belli etmemeye çalıştı. Büyük Usta gelip adamın karşısında durdu, gözlerini gözlerine dikti ve dedi ki:
- Şimdi küçük şeyleri büyük, büyük şeyleri daha büyük görmeyi öğren, sonra gel...
Dağdan aşağı yürürken düşünceliydi adam. Anlaşılan, ok ve yayı eline alması için birkaç sene daha sabretmesi gerekecekti. Ama bu kez hiç değilse konuşurken yüzüne bakmıştı büyük usta. Bunu düşününce mutlu oldu. Bu ilerlediğinin işareti olmalıydı.
Eve geldiğinde karısı hiddetle üzerine yürüdü adamın. Ne zamana kadar devam edecek, diyordu, vazgeç bu sevdadan artık! Bizim halimiz umurunda mı, şimdi ne yapacaksın, sırada ne var?
Karısı konuşurken, o ne yapacağını bulmuştu. Bir saman çöpü aldı, küçük bir böceği taktı çöpün ucuna. Pencerenin önüne koyup seyretmeye başladı. Aylar boyunca karısıyla kavga etmediği bütün zamanlan böceği uzaktan seyrederek geçirdi. Nihayet, tam üç sene sonra, saman çöpünü bir ağaç, böceği bir at kadar görmeye başladı. Üstelik bütün detayları, bütün görünmez çizgileriyle. Bu ders de tamamdı işte...
Büyük Usta bu kez kapıda karşıladı adamı, içeri buyur etti. Dikkatle dinledi.
- Tamam, dedi sonra, sen büyük bir okçusun artık!
Adam şaşırmıştı. Beraber bahçeye çıktılar, büyük usta bir ok ve yay getirip öğrencisine verdi. Uzaktaki bir ağacı göstererek, şu budağı görüyor musun, dedi, oku oraya atmanı istiyorum senden. Adam oku yerleştirdi, yayı gerdi ve attı. Ama ne atış! Tam budağın üstündeydi ok.
Sonra bir daha, bir daha... Attığı her ok bir öncekinin arkasına saplanmış, ağaçtan kendilerine kadar uzanan bir hat olmuştu.
Sevindi adam, teşekkür etti, minnettarlığını ifade edecek kelime bulamıyordu. Vedalaşıp yola çıktı. Okçuların en iyisi oydu artık.
Daha yarı yola gelmemişti ki, bir kurt düştü içine; Büyük Usta yaşadıkça ben dünyanın en büyük okçusu olamam ki, dedi. Geri dönmeye karar verdi, Büyük Usta’yı öldürecekti.
Uzaktan, yaşlı ustanın bahçede çiçeklerle uğraştığını gördü. Bu iş kolay olacaktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi, nişan aldı ve yayı bıraktı. Ama o da ne? Kendisine doğru gelen oku fark eden Usta bir karşı ok atmış, oklar havada birbirine çarpıp düşmüştü. Okları tükenene kadar bu hal böylece devam etti. Sonunda öğrencisinin yanma geldi Büyük Usta ve dedi ki:
- Anladım, dünyanın en büyük okçusu olmak istiyorsun. Eğer benden de iyi olmak istiyorsan, filan dağın ardına gitmelisin. Orada tepedeki mağarada falan usta var, git, ondan ders al.
Mahcup oldu adam, utanıyordu. Özür dileyecek oldu, ilk defa güldüğünü gördü ustasının:
- Git haydi, durma!..
Günlerce yol yürüdü, tarif edilen dağa geldiğinde perişan haldeydi. Nefes nefese tepeye doğru tırmanırken kayalıkların arasında bir mağara fark etti. Söylenen yer burası olmalıydı. Yeni ustayı merak ediyordu ki, seksen-doksan yaşlarında, iki büklüm bir adamın titreyerek mağaranın önüne gelip bir taşın üstüne oturduğunu gördü. Oraya doğru yürüdü. Masa gibi bir kütüğün üstüne kollarını dayamış, öylece kendisine bakan bu ihtiyar bir ok ustası olabilir miydi?
Mağaraya iyice yaklaştı, ihtiyara birkaç adım mesafede durdu. Başını kaldırıp üstlerinde uçan kuşlara baktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi ve okunu bıraktı. Okun vınlamasıyla kuşlardan birinin yere düşmesi bir oldu. Güldü ihtiyar, titreyen elleriyle kütüğün üzerinden bir yay alır gibi yaptı, oku yerleştirir gibi, gerer gibi yaptı, kuşlardan birine nişan aldı. Adam bir ihtiyara, bir kuşlara bakıyordu. Elinde hiçbir şey yoktu ki ihtiyarın... Birden oku bırakır gibi yaptı, fakat o da ne?! Kuşlardan biri düşüvermişti! Büyük bir şaşkınlıkla olanları seyrederken, ihtiyar usta ayağa kalktı, yanına geldi, gözlerinin içine dikti gözlerini ve:
- Evlat, dedi, sen hâlâ ok ve yayla mı okçuluk yapıyorsun?
Adam ihtiyar ustanın yanında tam yedi sene kaldı. Şehre döndüğünde bambaşka biriydi artık. İnsanların dertleriyle ilgileniyor, öfkelenmiyor, az konuşuyor, herkesin yardımına koşuyor, sürekli tebessüm ediyordu.
Bir gün bir arkadaşıyla otururken, masanın üzerinde duran bir şey dikkatini çekti adamın. Bu nedir, diye sordu. Şaşırmıştı arkadaşı.
- Usta, dedi, dalga mı geçiyorsun benimle?
- Hayır hayır, dedi, nedir o?
İyice şaşırdı arkadaşı, ne diyeceğini bilemiyordu. Soru üçüncü kez tekrarlanınca, çaresiz cevap vermek zorunda kaldı:
- Ok ve yay usta, ok ve yay!..

Serdar Tuncer / Hikayeler

20 Temmuz 2014 Pazar

Aslı Aslına Nesli Nesline…

Padişah biraz düşünceli sanki.
Ellerini arkasına atmış, bir sola yürüyor, bir sağa. Bunda bir iş var.
Vezirini çağırıyor. Hâlâ düşünceli el pençe huzura geliyor vezir. Padişah başını kaldırıyor, bir an duruyor, vezirin gözlerine bakarak soruyor.
- Hızır hayatta mıdır?
Vezir bir an duraklıyor ve cevap veriyor:
- Söylenenlere göre hayattadır sultanım.
Padişah koltuğuna otururken konuşuyor:
- Hızır’la görüşmek istiyorum. Ne yapıp edip, bana Hızır’ı bulacaksın!
Yutkunuyor vezir:
- Bu işi benim halletmem çok zor hünkarım. Ama Şeyhülislam Efendi, onun mutlaka bir bildiği vardır.
Kapıdan bekleşenlerden birisi hemen dışarı koşuyor. Az sonra Şeyhülislam önde, o arkada, geri dönüyorlar. Şeyhülislam da çaresiz boynunu büküyor. 
- Hızır’ı bulmak kemalat işidir sultanım. Nice ilim sahipleri onun yüzünü bile görememiştir. Ama öyle gönül ehli zatlar vardır ki, istedikleri an görüşürler Hızır’la. Bana biraz mühlet verin, Hızır’ı bulup getirebilecek birini bulayım size…
Ülkenin dört bir yanına tellallar gönderiliyor. Hızır’ı bulup saraya getirebilenin mükâfatlandırılacağı ilan ediliyor. Beklemeye başlıyorlar. Nihayet fakir bir zat Şeyhülislam’ın huzuruna giriyor.
- Hızır’ı aradığınızı duydum, beni padişahla buluşturun.
Şeyhülislam sevinçle ellerinden tutuyor mübarek zatın, padişahın huzuruna çıkarıyorlar. Diyor ki o kişi:
- Sultanım, bana kırk gün mühlet verirseniz, Hızır’ı bulup size getirebilirim.
Padişah kabul ediyor, ama adamın bir şartı daha var:
- Kırk gün boyunca siz sarayda ne yiyip içiyorsanız, bir mislini bizim eve de göndereceksiniz…
Evine gelince içini bir endişe kaplıyor fakir adamın. Bu işin sonunun düşünüp korkmaya başlıyor. Kapı çalışıyor o esnada. Bir dolu adam kap kap yiyeceklerle kapının arkasında duruyorlar. Evin hanımı şaşkın. Efendisine bu işin hikmetini soruyor. Gülümsemeye çalışıyor adam:
- Sorma hanım, kırk gün boyunca biz de padişah gibi yiyip içeceğiz. Ama kırk gün sonra başımıza neler geleceğini Allah bilir.
Hadiseyi baştan sonra anlatıyor. Kadın endişeyle soruyor:
- Sen Hızır’ı bilir misin efendi?
- Bilmem.
Ayağa kalkıyor kadın telaşla:
- Ne cesaretle yaptın bu işi!
Adam kafasını kaldırıp derin bir nefes alıyor.
- Allah kerimdir hatun, fukaralıktan bıktım yoruldum artık. Padişahın Hızır’ı bulacak bir adam aradığını duyunca, ömrümüzde kırk gün olsun saray yemeği yiyelim dedim. Allah’a, Rasulullah’a, Hızır Aleyhisselam’ın ruhaniyetine sığındım, bir hatadır yaptım işte. Allah Büyüktür…
Gözleri doluyor adamın. Kadın sofrayı kurarken kocasına bakıyor:
- Kırk gün çabuk geçer bey, Allah yardımcın olsun.
Kırk günün sonunda adamın evinin önüne iki atlı getiriyorlar, biri fakire, diğeri Hızır için. Adam atları getirenlere biraz beklemelerini söylüyor. Eve dönüp bir güzel abdest alıyor, iki rekat namaz kılıp ellerini açıyor Rabbi’ne:
- Ey kulunun gönlünü bilen Rabbim, Habibin’in yüzü suyu hürmetine, beni Sultan’ın huzurunda mahcup etme…
Duasını bitirip, karısıyla helalleşiyor. Kadın ağlamaklı…
Fakirin yalnız geldiğini görünce adamlar Hızır’ın nerede olduğunu soruyorlar: “Bu, Sultan’la benim aramdadır, saraya gidelim.” diyor fakir.
Padişah heyecan içinde. Etrafında bir sürü kalabalık. Nihayet Hızır’ı görecekler. Bir koşuşturmaca, bir gürültü, bir heyecan… İşte adam geldi. Padişah onun yalnız olduğunu görünce şaşırıyor.
- Hızır nerede?
Adam iki büklüm, mahcup, gözlerini yerden kaldıramıyor. Padişaha bir-iki adım daha yaklaşıp konuşmaya başlıyor:
- Sultanım, ben ömrüm boyunca Hızır’ı hiç görmedim. Fakirlikten perişan haldeydik. Nefsime uydum, kırk gün sizin gibi yaşamak istedim. Sizin asalet ve sultanlığınızın izzetine sığınıyorum. Beni hoşgörün, affedin, Allah sizi Hızır’a kavuştursun.
Kalabalık homurdanmaya başlıyor. Padişah celalli:
- Kırk gün bizi ne diye oyaladın? Niye hakkından gelemeyeceğin bir işi vaad ettin? Madem fakirsin, gelip bir ihsan isteseydin bizden! Kırk gün bizi oyalamak olur mu?
Padişah küplere binmiş vaziyette. Şeyhülislam perdenin arkasında saklanıyor. Fakir başını kaldırıp bakamıyor. Padişah öfkeyle baş vezirine döndü:
- Şimdi buna ne ceza verelim?
Fakir adam korkuyla cevabı bekliyor. Baş vezir padişahtan daha kızgın:
- Onu parça parça edelim sultanım. Her parçasını şehrin bir ucuna dikelim. Herkes anlasın Sultan’a yalan söylenmeyeceğini…
O sırada bir çocuk ileriye çıkıyor kalabalığın arasından. Saray erkânından birinin çocuğu olmalı bu. Belki de misafirlerden birinin yanında gelmiştir. Ne kadar da masum bir yüzü var… Bir şey söyleyecek sanki. Ve konuşuyor. Bir çocuktan beklenmeyecek bir ses tonuyla konuşuyor:
- Aslı aslına, nesli nesline, hu!
Padişah ikinci vezirine dönüyor:
- Sen söyle, ne ceza verelim bu adama?
İkinci vezir Baş vezirden aşağı kalacağa benzemiyor. Gözlerini kısarak, konuşmaya başlıyor.
- Sultanım, onu parçalayıp ellerini dibekte dövelim. Keşkek yapıp, şehrin dört köşesine bırakalım sonra. Kimse bir daha böyle bir şey yapmaya cesaret edemesin.
Aynı çocuk yine ileri çıkıp, aynı şeyi bir daha söylüyor:
- Aslı aslına, nesli nesline, hu!
Padişah üçüncü vezirine bakıyor bu kez:
- Sen ne dersin?
Asil bir adama benziyor üçüncü vezir, gözlerinde merhamet var. Tane tane konuşmaya başlıyor.
- Diğer vezirleriniz doğru söyler. Sultan’ı kandırıp kırk gün oyalamak elbette az bir suç değildir. Ama bana sorarsanız, size düşen af ile muamele etmektir. Affetmek peygamberlerin sıfatıdır sultanım.
Üçüncü vezir sözünü bitirirken çocuk bir kez daha geliyor:
- Aslı aslına, nesli nesline, hu!
Çocuğun ortaya gelip sürekli aynı şeyi söylemesi padişahın dikkatini çekiyor. Adama dönerek soruyor: “Bu çocuk senin neyin olur?” Yavaşça başını kaldırıyor adam. Üçüncü vezirle göz göze geliyorlar. Biraz rahatlıyor sanki.
- Ben bu çocuğu tanımam efendim. İlk defa görüyorum. Herhalde buradakilerden birinin oğludur.
Padişah çocuğa dönüyor bu kez:
- Sen kimsin çocuk? Vezirlerimin üçü de başka başka şeyler söylediler, ama sen her defasından “aslı aslına, nesli nesline, hu” dedin. Bu ne demektir?
Çocuk Padişah’a biraz daha yaklaştı. Kalabalık çocuğu görmek için halkayı biraz daha daralttı. Çocuk konuşmaya başladı:
- Sultanım, benim kim olduğumdan evvel, vezirlerinizin kimler olduğunu öğrenin.
Herkes şaşkınlık içinde çocuğa bakarken, o tane tane konuşmaya devam etti:
- Baş vezirin bir kasabın oğludur. Babası et kesip parçalardı. O da babası gibi kırmaktan, parçalamaktan başka iş bilmez. Teklifi buna göre oldu. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da babasına benzer; ezmeye, pişirip kaynatmaya meyillidir, teklifi de bu istikamette idi. Üçüncü vezirine gelince, o bir vezirin oğludur. Yani asil, olgun bir zatın oğlu. Onun teklifi ise bu asalete uygun oldu.
Bana gelince, ben aramakta olduğun Hızır’ım. Allah bu fakir adamın hatırına buraya gelmemi emretti. Şimdi sana nasihatim şudur: Birinci vezirini saraya kasap başı, ikinci vezirini aşçıbaşı yap. Şu fakir adamdan da ihsanını kesme, o sabırlı ve güzel bir adamdır.
Hızır sözlerini bitirdiğinde herkes şaşkınlık ve hayret içinde… Kalabalık adeta taş kesilmişken, çocuk birden ortadan kayboluyor. Sarayın dört bir köşesini arıyorlar, ama nafile…
Satır Arası Hikayeler - Serdar TUNCER

8 Temmuz 2014 Salı

Bambu Ağacı

Hayatta hiç bir şey yolunda gitmiyor diyenlere...
Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir.
Çinliler bu ağacı söyle yetiştirir:
Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.
Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Akla gelen
ilk soru şudur: Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır.
Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edebilir miydik? Bir başarının şartları her zaman çok basittir:
Bir süre için çalışın,
Bir süre tahammül edin,
Her zaman inanın,
Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

(Alıntıdır)

9 Mart 2014 Pazar

"Kibâr-ı Evliyâ, İşte Bu" - Mahmud Sami Ramazanoğlu

“Hakîkatte Allah dostlarının insanlar tarafından övülmeye, senâ edilmeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü yüce Rabbimiz onları sevmiş, derecelerini âlî eylemiş; onları seveni de kendisini seviyor saymış. Bu sevilenlerden bir tanesi de Sultânü’l-Ârifîn Adanalı Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Hazretleri’dir.
Her türlü fazîlet ve kemâlâtı üzerinde cemeden bu zâtta, Allah ve Peygamber aşkı o derece kuvvetli tecellî etmişti ki, Rabbimizin izni ile her türlü hâl ve hareketi, Kur’ân-ı Kerîm ve sünnet ahkâmına uygundu.
Bu bakımdan bu büyük velînin hâllerini abdestli olarak, büyük bir saygı ve itinâ ile okuyan veya dinleyen mü’minlerin, mânen istifade edecekleri muhakkaktır.
Zaten onun hayatını dinleyen, yazan ve okuyan herkes, ister istemez büyük bir edep hâline bürünür. İnşâallâh, bu röportajımız da Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri’nin özellikle edep hâlinden örnekler almamıza vesile olur. 
 O mübârek Allah dostunu, şimdiye kadar hep sevdiği müridlerinden ve onların hâtıralarından dinledik, tanımaya çalıştık.
Şimdi de Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’ni, en yakınlarından kendi âile efradından dinleyelim. Onun kıymetli torunları Melâhat ve Şeyma hanımlar, Mahmud Sâmî Efendi’mizin yanlarında bulundukları dönemleri ve geçirdikleri güzel günleri, Medîne-i Münevvere’ye hicretlerini ve ömrünün son anlarını bizimle paylaştılar.
Muhterem Sâmî Efendimizi daha yakından tanımak, sene-i devriyesinde hasretle yâd etmek, iki cihanda himmetlerinden istifade etmek niyâzı ile…

Sâmi Efendimiz, nasıl bir âilede yetişmişler, biraz bahseder misiniz?
Sâmî Dedem Adana’da, 1892 yılında dünyaya gelir. Doğmadan evvel şöyle bir hadise cereyan eder: Büyük ninemiz Ümmü Gülsüm Hanım, dedeme hâmileyken kapılarına yaşlı bir zât gelir. Evdeki yardımcı, kapıyı açınca, bu yaşlı zât, evin hanımı olan Ümmü Gülsüm ninemizi kapıya ister.
Büyük ninemiz, mahremiyete îtina gösterdiği için yardımcı hanıma:
“-Kızım, ne istiyorsa veriniz!..” der.
 Fakat kapıdaki zât:
“-Hayır, mutlaka kendisi ile görüşmem lâzım!” diye ısrar eder. Bunun üzerine Ümmü Gülsüm ninemiz, kapının arkasından, ne istediklerini sorar. O yaşlı zât:
“-Kızım, çok büyük bir insana hâmile olduğunuzu biliyor musunuz? İnşâallah dünyaya geldiğinde ismini Mahmud Sâmî koyunuz! Sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben’i olacak.” der ve ardından bir gömlek ister. Gömleği getirdiklerinde o yaşlı zâtı kapıda bulamazlar. (Allâhu â’lem, bu zât Hızır –aleyhisselâm-’dır.)
Dedemin babası Müctebâ Ramazanoğlu, Adana’nın mâruf eşrafından, çok zekî, âlim, mükrim ve nüktedân bir zâttır. Zamanın padişahı, devlet erkânı ve gelen konuklar, Kervansarayında misafir edilip ikramlanır.
Dedemiz, lise tahsilini Adana’da tamamlar. Sonra babası üniversite için İstanbul’a yollar. O günkü ismiyle, “Dâru’l-Fünûn” yani Hukuk Fakültesini birincilikle bitirir. Hocası Ebu’l-Ulâ Mardin kendisine:
“-Senin nâsiyen, ahlâkın, ilmin ne güzel!..” diyerek takdirlerini belirtir. Askerliğini de İstanbul’da tamamlayan dedem, bir müddet Gümüşhanevî dergâhına devam edip sonra mânevî bir işâretle Pirimiz Es’ad Erbili Hazretleri’nin Kelâmî dergâhına intisab eder. Sonra da icâzetini alarak Adana’ya döner.

Mahmud Sâmî Efendimizle Râbia Annemizin izdivaçları, hangi vesile ile ve nasıl olmuş?
Mücteba dedemiz, oğlunu evlendirmek ister. Münâsib olabilecek üç isim tavsiye edilir. Dedem de, pîri Es’ad Erbilî Hazretleri’ne danıştığında; Efendi Hazretleri, Râbia Hacı Annemizi uygun görür. 
O zaman büyük konaklarda oğullar ve gelinler ile hep beraber yaşanmaktadır. Fakat dedemiz, aynı evde oturmayı, mahremiyeti muhafaza açısından, uygun bulmadığı için ayrı bir evde oturmak istediğini söyler. Babası ise; bu işi zamana bırakıp, oğlunun aynı evde oturmaya zamanla râzı olacağını düşünür ve böylece tam beş sene, Râbia Hacı Annemle nişanlı kalırlar. Müctebâ Dedemiz, sonunda Sâmî Efendi Dedemizin kararından vazgeçmeyeceğini anlayarak, bahçeye onlar için müstakil bir ev yaptırır. Yemekler konakta pişip, Hacıannemlerin evine de sini ile yollanır. Adana’nın bu meşhur lezîz yemeklerinden dedemiz yemez; bulgur pilavı ve birkaç zeytinle iktifâ eder. Hattâ Râbia Hacı Annem de, efendisi yemediği için, kendisi de yiyemez, her defasında sini geldiği gibi konağa geri döner.. Bunu gören (Ümmü Gülsüm) Ninemiz yanlarına gelip:
“-Oğlum, niye yemiyorsunuz? Babanın kazancının helâl olduğunu bilmiyor musun, çok üzülüyorum, benim de boğazımdan geçmiyor!..” der. Dedem de:
“-Yediğime şükür elhamdülillâh!..” diyerek annesinin gönlünü almaya çalışır.
Bu şükür ifadesi, vefat edinceye kadar hep böyle sürer. Özellikle yemesi için ısrar ettiğimizde; yine mûtâdı üzere:
“-Yediğime şükür elhamdülillâh!..” derdi.
İcazetini alıp Adana’ya dönmüş olan dedem, insanları irşad etmek üzere yurt içi seyahatlerine çıkar. Ve Kayseri’ye gelir. Kayseri ulemasından Ahmet Kirazoğlu, dedemin evine misafir olur. Babam Ömer Kirazoğlu, o zaman küçük bir çocuktur; mevsimlerden kış, her yer karlarla kaplıdır. Dedemin kapı önünde çıkardığı pabuçların üzerinde biriken karları muhabbetle yer. Yıllar sonra da Rabbim onu, o büyük zâta damat eder.
Çok kıymetli babam da dedem gibi yüksek tahsilini İstanbul’da yapar. Teknik Üniversite’den yüksek mimar ve mühendis olarak mezun olur. Ve bütün talebelik hayatı boyunca da genç arkadaşlarını irşada uğraşır. Kayseri’ye döndüğünde evlendirmek isterler. Vâsıtalarla şeyhinin kızına tâlip olunur. Hacıannem, uzak memleket diye tek evladını vermeye gönlü râzı olmaz. Ancak Hacı Sâmî Dedem, bütün ağırlığını koyarak münâsib gördüğünü ve kızını, bu hayırlı namzede vermek istediğini söyler. Bu arada Ahmet Kirazoğlu dedemler, uzak mesafe konusunu hassasiyetle düşünerek:
“-Bin oğlumuz olsa Efendi Hazretlerine fedâ olsun, Ömer Adana’ya gitsin.” derler. Ve böylelikle Hacı Annemin de gönlü olur ve biricik kızlarını, babamla evlendirirler.
Babacığımın da ömrü dedeme, Hacı Anneme ve ihvâna hizmetle geçmiştir. Zaman zaman dedemin, sebebini çözemediğimiz maddî veya mânevî üzgün hâllerinde Hacı Annem, babamı çağırtıp, onu neş’elendirmesini isterdi. O da eski-yeni, güzel havâdislerden anlatarak ihvandan getirdiği iyi haberler ve okuduğu ilahilerle dedemi mesrur ederdi. Bu vazife de babama has bir durumdur!..

Rabia annemizle Sâmî Efendi Hazretleri’nin âile hayatı nasıldı? 
Dedem, Hacı Anneme karşı son derece saygılı ve kibardı. Muhabbetini her hâliyle izhar eder, ona kendini hep özel hissettirdi. Odasına dahî girerken kapıyı tıklatırdı. Biz de onu örnek alır; hatta kapı açıkken bile tıklatıp girerdik. Geceleri yatağına geçerken, Hacı Annemin yanına gelir, elini eline alır, tebessümle gözlerinin içine bakarak musâfaha ederdi.
“-Allah, gecenizi, gecemizi hayırlı etsin.” diyerek duâlar ederdi. Bu her gece böyle olurdu! Onların bu sürûr tablosu, bizlere de mutluluk verir, hayatımıza ışık tutardı. Dedemin böylesi muâmelelerinden son derece hoşnut olan Hacı Annem:
“-Kibâr-ı evliyâ işte bu!..” derdi.

Kızına, torunlarına nasıl bir terbiye metodu uygulardı?
Dedem çok ehl-i tertipti. Düzensizlikten rahatsız olur, ancak hiçbir zaman bizi üzerek kırarak ikaz etmez; nazik bir şekilde uyarırdı. Yapılan hata ve olumsuzlukları kesinlikle yüze vurmaz; neden ve niçin kelimelerini aslâ kullanmazdı.
Küçük yaşta anneme, öğretmek istediği her şeyi güzel bir misalle örneklendirerek, yalnız bir defa söylerdi. Annem de, babasından gördüğü ve öğrendiği her şeyi küçük yaşından itibaren hayat boyu kendine düstur edinir.

Bunu herkes yapamaz. Bu da bir sanat… Allah dostları, ahlâklarıyla da sanat harikası gerçekten… Hem uyaracaksınız, hem kırmayacaksınız. Rabbim, bize de bu güzel hâllerle hâllenmeyi nasip buyursun!..
Âmin. Evet, tam ifade ettiğiniz gibi, bu Allah dostlarına has bir durum…

Namaz husûsunda tavsiyeleri nelerdi?
Onun bütün hayatı, ibadet üzre tanzim edilmişti. Namaz hususunda çok hassastı. Namaza vaktinden evvel hazırlanır, ezân okunmadan evvel abdestini almış olurdu. Mutlaka her namaz için abdest tazeler:
“-Nûrun alâ nûr!..” buyururdu.
Kışın biz kıyamaz, içeriye leğen-ibrik getirir, ılık su ile abdest aldırırdık. Ona ibrikle su dökerken bile bilinçli ve mu’tedil bir şekilde olmanız gerekirdi. Eğer hızlı ve bolca dökecek olursak, eliyle ibriğin ağzını kaldırır ve suyun fazla dökülmesinden rahatsız olurdu. Her hâli, tam bir sünnet üzereydi. Ve bu hâli hiç zorlanmadan yaşardı, âdeta artık onun fıtrat-ı tabiîyyesi hâline gelmişti.

Siz, en yakınıydınız. Birinci dereceden hizmet etme imkânı buldunuz.
Elhamdülillah, bütün ev halkı hizmetine büyük bir iştiyakla koşardık. Yapılan her hizmette rahmeti sezer, yorulmaz, hatta güç kazanırdık. Elhamdülillah tırnaklarını kesme hizmeti bana nasip olurdu. Bu, bana özel bir vazifeydi. Ona mahsus takımları alıp gelir, incitmeden dikkatle yapmaya çalışırdım. Her defasında dedeciğim, memnuniyetle gözlerime bakarak:
“-Esteıynu fî külli san’atin bi sâlihi ehlihâ: Her sanatta, o işe ehil olan salih kimseden yardım isteyiniz.” diye beni taltif ederdi.

Cenâb-ı Hak, size çok büyük nimetler vermiş, inşâallah iki cihanda bu nimetlerini arttırarak devam ettirsin.
Elhamdülillah, bunun farkındayız ve şükründen âciziz.

Râbia Annemiz, Sâmî Efendimize çok yardımcı olmuş, değil mi? Biraz da Râbia Annemizden bahsedebilir misiniz?
Hakikaten Hacı Annem, dedeme Allâh’ın ikramı idi. Her hâliyle ona uygun bir hanımdı. Âdeta birbirleri için yaratılmış, birbirlerine nîmet olmuşlardı.
Hacı Annem çok güzel bir müslümandı, hayatı boyunca hiç namaz borcu yoktu, nâmahrem günahı yoktu ve bir defa dahî çarşıya gitmemişti. Son derece temiz, tertipli, cömert; onca ihvana kapısını açmış, köyden, kentten gelen her türlü misafiri yedirmiş, yatırmış, gönüllerini hoş etmişti.
Ramazanlarda ve diğer günlerde evimizde hep dâvetler olurdu. Hacı Annem, mutlaka yemeklerin başına geçer ve çok bol yapılmasını isterdi. Yemekler bolca ikram edilmeli, yenmeli ve de artmalı ki; misafirlere paketlenerek evlerine yollanmalıydı. Hacı Annemin içi ancak böyle mutmain olurdu.
Yola gidenlere, yoldan gelenlere, hastalara tepsilerle yemek yollardı. Muharrem ayında aşûre çok büyük tencerelerle pişirilir ve büyük çorba kaseleriyle dağıtılırdı. Aşurenin üzerine konan yemişler, özenle kavrulur ve bolca kullanılırdı. Herkes onun aşuresini beklerdi.

Siz Râbia Annemizin, Efendisine desteğini anlatırken aklıma Hazret-i Hatice Annemizin Peygamber Efendimiz’e her hâlükârda yapmaya çalıştığı maddî-mânevî yardımları geldi.
Gerçekten aynen onun gibiydi. Şefkatle vakar, bir insana bu kadar mı yakışır?! Dînî hususlarda tavizsiz, sevgi ve ikramda akar su gibiydi.

Râbia Annemiz, Sâmi Efendi Hazretlerinden sonra vefat etmiş, değil mi?
Evet, iki sene sonra… Zaten dedem de arkasından çok gecikmeyeceğini işaret etmişti. Hacı Annemin vefatı da hayatı gibi ibretliydi. Ölüme çok hazırdı ve hiç korkmazdı. Hacı Annem çok güzel yaşadı ve imrenilecek bir şekilde Rabbine kavuştu.
Sene 1986, Kasım ayı, günlerden Perşembe…. Hacı Annem kalkıyor, evin mû’tad temizliği yapılıyor. Çeşitli yemekler hazırlanıyor, kendisi de banyosunu yapıp saçlarını tarıyor, tırnaklarını kesiyor. Tertemiz giyinip, beyaz örtüsünü örtüyor. Sanki her hâliyle gidişe hazırlanıyor. Ve ikindiden sonra bir hasta ziyaretine gidiyorlar. Akşamüstü eve dönüldüğünde sofrayı hazırlatıp, hepimizi yemeğe çağırıyor. Biz de yatsı namazlarımızı kılıp Hacı Annemin yer sofrasının etrafına diziliyoruz. Kendisi de yatsı namazını ezanla kıldığı için son vaktini de edâ etmiş oluyor.
Sofrada Hacı Annem tam karşımda oturuyordu. Daha bir lokma almıştık ki; Hacı Annem gözlerini kapamış, sessiz sedâsız, sağ yana doğru yavaş yavaş eğiliyordu.
“-Hacı Anneme bakın! Bir şey oluyor!..” dememle hepimiz yerimizden fırladık ve onu hemen oradaki yer minderine uzattık.
“-Hak!” dedi ve her şey bitti! Ama inanmak istemiyor; bir şeyler yapmak için çırpınıyorduk. Daha erkekler Harem-i Şerif’ten, yatsı namazından çıkmamışlardı. Kimseye ulaşamıyorduk. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. İkindide hasta ziyaretine gittiği eve, bu acı haber ulaştığında kat’iyen inanmamışlar:
“-İmkânsız, başka Hacı Annedir; Rabia Hacıanne daha ikindi vakti bizdeydi!..” diye bir türlü kabullenememişler.
İşte böyle… Hacı Annem, çok güzel yaşadı ve çok daha güzel bir şekilde Rabbine kavuştu. Allah rahmet eylesin, şefaatlerine nail eylesin.

Sâmi Efendi Hazretleri, Medîne’ye hicrete nasıl karar vermişler? Âilece hep beraber hicret edildi, değil mi? Hicretiniz nasıl oldu?
Hicret!… Âni verilmiş bir karar değildi! Âilemizin bütün fertlerinde Medîne’de yaşama aşkı vardı. Hicret, sürekli konuşulur, hiç gündemimizden düşmezdi. Herkesin hayali, orada yaşamak idi.
Sene 1977 Nisan ayı; hicretten önceki son umreydi. Yine bütün âile fertleri ve ihvanın ileri gelenleri ile Medine-i Münevvere’ye gidilmişti.
Annem:
“-Giderken hazırlıklı olun. Biz büyüklere ve zuhûrâta tâbîyiz. Kalın derlerse, kalırız!..” diye bizi uyarmıştı.
 Ama o sene, umre ve Medine ziyaretimizden sonra İstanbul’a geri dönüldü.
 Fakat o sefer esnasında çok değişik bir hadise yaşanmıştı. Dedem, büyük bir ihvan grubu ile Medine-i Münevvere’de ikamet eden, Pakistanlı Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretleri’nin evine ziyarete gidiyorlar. Misafirleri, oğlu Fadlurrahman Efendi karşılıyor. Ayakta sarılıp musafahalaşıldıktan sonra oturuluyor ve 45 dakika süresince hiçbir kelime konuşulmadan boyunlar bükülü, gözler kapalı, sükût sohbeti yapılıyor. Kimi sessiz ağlıyor, kimileri kendinden geçmiş vecd hâlinde... Gönülleri çok farklı boyutlara götüren bir âlem yaşanıyor. Sâmî Efendi Hazretlerinden gelen bir sinyalle, herkes bir anda ayağa kalkıp vedâlaşılıp dağılınıyor.
Yıl 1979, 11 Ekim… Günlerden Perşembe... Hüzünlü bir sonbahar günü… İhvan ağlıyor. Bizler çok heyecanlıyız. 12 kişi âile efrâdımız ve yakın ihvan grubu, hava limanına ulaşıyoruz. Uçağa bindiğimizde en önde; Dedem ve Hacı Annem oturuyorlar. Arkasında bizler ve daha sonra da ihvanlar… Koridorun sağındaki en önde ise; Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, âilesi ve arkada da ihvanı oturuyor. Bu nasıl bir tertib-i İlâhîdir?! …..
 Dedem, sağ elinin baş ve işaret parmağıyla iki kaşının ortasını tutarak yol boyu gözyaşı döküyor. Onu daha önce hiç böyle görmediğimiz için, hepimiz üzülüyor ve bir şey de yapamıyoruz. Hacı Annem, annem ve hatta babam, bir türlü gözyaşını dindiremiyorlar. Herhâlde ihvandan ve vatandan son ayrılığın gözyaşları diye yorumluyoruz….

Hicret etmek kolay değil!.. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Medîne’ye hicret ederken Mekke’ye dönerek gözyaşları içinde, “Ey Allah katında, Beldelerin en güzeli!.. Vallâhi, senden zorla çıkarılmış olmasaydım, aslâ çıkmaz, başka bir yeri yurt edinmezdim.” buyuruyor. Belki Efendi Hazretleri de bir hicret mahzunluğu yaşamıştır. İhvânlarından, vatanından ayrılıyordu tabiî... Mahmud Sâmî Efendimizle seyahatleriniz nasıl olurdu?
Yurtiçi seyahatlerimiz, genellikle Afyon Sandıklı Kaplıcaları ya da Bursa’ya olurdu. Arabayı, Hacı Musa Topbaş Bey Amca veya şoförü kullanırdı. Musa Efendi, çok güzel araba kullanırdı. Yollar şimdiki gibi düzgün ve asfalt değil; stablize, çakıl taşlı idi. O, büyük bir dikkat ile yolcularını sarsmadan menzile ulaştırırdı. Büyük Chavrole arabaya babam ortaya oturur; dedem de cam kenarında olurdu. Arkasında Hacı Annem, yanına da annemle ben otururduk. Arabanın içinde çıtımız çıkmazdı. Öksürmek, hapşırmaktan dahî haya ederdik, ama bu bize açıkça tembih edilmemişti. Öyle olması gerekirdi ki; öyle de olurdu! Dedeciğim, seyahatlerde yanında akide şekeri ve küçük nane şekerleri bulundururdu. Babama verir; o da önce araba kullanana ikram eder, sonra bize, arkaya uzatırdı. Biz de sessizce alır ve yerdik. 

Mûsâ Efendimiz, Râbia annemizi anlatırken, “O kadar hizmetlerinde bulundum, Hacı Râbia Annemin sesini duymadım.”demişlerdi.
Doğrudur. Evimizde misafir olduğunda, bırakın ses duyurmayı, mutfaktan tabak-kaşık sesi dahî çıkmamasına dikkat edilirdi.

Mahmud Sâmî Efendi Hazretleri ile Mûsâ Topbaş Efendimizin muhabbetleri nasıldı?
Musa Efendi, çok özel bir insandı. Kibar ve zarifdi. Her hafta Dedemle mû’tad görüşmeleri olurdu. Dedeme ihvandan haberler getirirdi. O da büyük bir ilgiyle dinler, gerekli tavsiyelerde bulunurdu. Musa Efendi, ikramı çok sever, getirdiği hediyeleri beyaz kâğıtlara özenle kendisi ambalajlardı. Medine’ye âilemizin bütün fertlerine hediyeler yollar, paketlerin zarâfetinden kendisinin yaptığı anlaşılırdı. Üzerindeki etiketlerde yine onun inci gibi yazısı ile hepimize hitabı olurdu.

Sâmî Efendi Hazretleri’nin âile efradına özel sohbetleri olur muydu? Nelerden bahsederlerdi?
Tabiî olurdu. Zaten onun bütün konuşmaları sohbetti. Her yanına girdiğimizde, özellikle de nefsi tezkiye ve kalbi tasfiyenin zarurî gerekliliğini vurgulardı.
Bunun için de:
1- Namazı huşû ve huzur ile kılmalı,
2- Teheccüde kalkmalı,
3- Zikrullâha devam etmeli,
4- Oruç tutmalı ve az yemeli,
5- Sâlihlerle beraber olmalı.
Ancak bu beş şeye devam ile nefsi tezkiye, kalbi tasfiye etmek mümkün olur, nefis kademe atlar buyururlar:
“Boşuna yaratıldığınızı mı zannediyorsunuz?!” âyet-i kerîmesini de çok okurlardı.

Mahmud Sâmî Efendi’nin Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbetleri nasıldı?
Muazzam bir sevgisi vardı. Mübarek Medine’de yaşadığı süre boyunca hiç ayaklarını uzatmadı. Hep ayaklarını kıvırarak oturup yattığından, dizleri bükülü bir şekilde kireçlenmişti. Vefatında da sağ yanına dönük, dizleri büküktü. Hacı Musa Efendi gelip bu hâli gördüğünde:
“-Efendimiz edeb üzere yaşadı; edep üzere vefat etti!..” demişti…

Efendi Hazretleri’nin son zamanlarından da biraz bahseder misiniz?
Dedem kerâmetlere çok önem vermez, kendisi de gizli hâlleri, mânevî durumları izhar etmezdi.
Yalnız son zamanlarda, Abdullah bin Mes’ud -radıyallahu anh-’ın, Veysel Karânî Hazretleri’nin, İbrahim -aleyhisselam-’ın, Cebrail -aleyhisselam-’ın kendisini ziyarete geldiklerini söylemiş ve onların durduğu yeri işaret ederek:
“-Beni oraya indirin, namaz kılacağım!..” demişti.
İşaret ettiği yere seccâdesini yaymış, biz de orada namaz kılışını ve uzun uzun dua edişini haşyetle seyretmiştik. Sonra ev halkı olarak bizler de aynı yerde teberrüken namaz kıldık.
İbrahim -aleyhisselâm- teşrif ettiğinde, kendini:
“-Ben Allâh’ın Halîli’yim.” diye takdim etmiş.
Cebrail -aleyhisselâm- da:
“-Ben, Allâh’ın Cibriliyim!” buyurmuş.
Veysel Karânî hazretleri ise:
“-Ben Veysel Karânîyimmm!..” diyerek “mim”i vurgulayarak selamlamış.
Yine son rahatsızlık günleri idi. Dedeme çorba içirecektik. Arkasına yastıklar koyarak onu rahat bir şekilde oturtmak istedik. Her yastık ilavemizde, az daha öne geliyor ve bir türlü yastığa dayanmıyordu. Ben de:
“-Dedeciğim; lütfen dayanın, rahat edin, çorbanızı içirmeye ben yardımcı olacağım.” diye dayanması için ısrar ediyordum. Sonunda gözlerime bakarak:
“-Ben kulum, kul gibi yerim.” dedi.

Bu bile nasihat olarak yeter! Tam bir nebevî ahlâk...
Meğer o günler, dedemin son günleriymiş. Son ânına kadar kulluk bilincinden taviz vermedi. Medine’deki rahatsızlık döneminde zaman zaman doktorlar eve gelir, kontrollerini yapardı. Biz hanımlar dışarıda endişe ile duâlar ederek beklerdik. Doktor ayrıldıktan sonra içeriye girdiğimizde kendisini pırıl pırıl parlayan gözlerle:
“-Elhamdülillah, hâlime şükrediyorum.” diyerek Rabbine şükreder vaziyette bulurduk. Onun bu hâli, bizleri de rahatlatırdı… 

Kıymetli torunları, Melâhat Akça ve Şeyma Yalçıntaş hanımlara, bu güzel hâtıraları bizimle paylaştıkları ve bizi de o mes’ud günlere götürdükleri için çok teşekkür ederiz. O kadar hissederek anlattılar ki, sanki o ânları yaşamış gibi olduk. Rabbim, cümlemizi Efendi Babamıza lâyık evlâtlar eylesin. Âmin.
Biz de size teşekkür ederiz. Bu vesileyle, dedemi ve o mesud günleri bir defa daha yâd etmiş olduk. Okuyucularımızdan istirhamımız, muhterem dedemi de duâ ve Fâtiha-i Şerifeler ile anmaları… Cenâb-ı Hak, hepimize, bu güzel hayattan ve örnek ahlâktan hisseler nasip etsin. Âmin.

Şebnem Dergisi

13 Ocak 2014 Pazartesi

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Uzatma dünya sürgünümü benim
Güneşi bahardan koparıp 
Aşkın bu en onulmazından koparıp 
Bir toz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim 
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil 
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri 
Aynalar akrep meleği 
Zaman çarpılmış atın son hayali 
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu 
Büyüttüğü emzirdiği 
Kuş tüyünden 
Ve kuş sütünden 
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği 
Sevgili
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin 
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın 
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için 
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini 
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini 
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta 
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında 
Çatı katlarında bodrum katlarında 
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba 
Hep Kanlıca'da Emirgan'da 
Kandilli'nin kurşuni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında 
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında 
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim 
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Ey çağdaş Kudüs (Meryem) 
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha) 
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili 
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında 
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında 
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında 
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda 
Verilmemiş hesapların korkusuyla 
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim 
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 
Sevgili
En sevgili 
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır 
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır 
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır 
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır 
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır 
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır 
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır 
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır 
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır 
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır 
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır 
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır 
Sevgili 
En sevgili 
Ey sevgili


Sezai KARAKOÇ

5 Ocak 2014 Pazar

Hak Dostlarından Hikmetler-Şah-ı Nakşibend-2

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar, o hâlleri (fiilî kıstas olarak) şer‘î ölçülerle mîzân ederler. Eğer bu hâller şer‘î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler, tatbikāta geçirirler. Fakat kendilerinde vukû bulan bu hâller şer‘î ölçülere aykırı ise onlara îtibâr etmez, ilgi ve alâka göstermezler.
Bir Hak dostu buyuruyor ki:
“Kalbimden gelen sözü iki âdil şâhid olan Kur’ân ve Sünnet ile kontrol etmeden kabul etmem.”
[Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-:
“Bir kişiyi havada uçarken görseniz, hâli Kitap ve Sünnet’e uymuyorsa bu bir (kerâmet değil) istidraçtır.” buyurur.
İstidraç; kâfir, fâsık veya müteşeyyıh, yani velî olmadığı hâlde velîlik iddiâ eden bâzı şahıslardan zuhûr eden, evliyânın kerâmetine benzer birtakım fevkalâde hâllerdir. Onların arzu ve iddiâlarına uygun olarak meydana gelen bu tür sıra dışı hâller, ekseriyetle birtakım rûhî temrinler neticesinde gerçekleşir. Yani ruhtaki bâzı kâbiliyetleri, din dışı birtakım tesirlerle de kuvveden fiile çıkarmak mümkündür. Meselâ Hind fakirleri de riyâzat yoluyla rûhî bir kuvvete ulaşırlar. Bâzen de bu, sihir veya cinnîlerden “huddam” kullanmak sûretiyle vâkî olur. Bâzı insanlar da bunu, şâhit olanların nazarına tesir ederek illüzyon veya hayal mahsulü olarak gösterirler.
Bu gibi sıra dışı hâllerin kerâmetten farkını anlayabilmek, ilim işidir. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki, yukarıda zikrettiğimiz misallerden anlaşılacağı üzere böyle kimselerin büyük bir kısmının hayat tarzı “takvâ” ölçüleri içinde değildir. Bunlar, Kur’ân’a ve Sünnet’e uyma husûsunda noksandırlar. Hattâ bir kısmı büsbütün İslâm dışıdırlar. Esâsen ilk dikkat edilmesi gereken nokta da budur.
Demek ki bir mü’min, kalp âleminde hangi hâl ve zuhûrat ile karşılaşırsa karşılaşsın, onlara takılıp kalmamalı; her gördüğü rüyâyı sâdık ve Rahmânî rüyâ zannetmemeli, kendisine dâimâ Kitap ve Sünnet’i kıstas almalı, gâyesinin Allâh’ın rızâsını tahsil ve O’na yaklaşmak olduğunu hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır. Kendi görüş ve ölçülerini Kitap ve Sünnet’ten öncelikli görme gaflet ve cür’etine düşmemeli, şu ilâhî îkâzı bir hayat düstûru edinmelidir:
“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (el-Hucurât, 1)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“(Dînin zâhirinde takılıp kalan gâfil) kārîlerle (okuyucularla) alâkayı kes, (dînin hakîkatine ermiş gerçek) sûfîlerle beraber ol!
«Kārî» kimdir, «sûfî» kimdir; bu sözden maksat nedir, denilecek olursa:
«Kārî» (okuyucu), sadece «isim»le meşgul olan; «sûfî» ise «müsemmâ» ile (ismin sahibiyle) meşgul olandır...”
[Yani “okuyucu”, dâimâ işin zarfında, kabuğunda ve sathında kalan; “sûfî” ise mazrûfa, öze ve hakîkate intikal edebilendir.
Dînin yalnızca zâhirî kısmına takılıp bâtın yönünü ihmâl edenler, onun özünü kavrayamaz, maksadını anlayamaz, ana gâyesini gözden kaçırmış olurlar. Bu şekilde, dîni sırf gâfil bir “okuyucu” gözlüğüyle seyredenler, onun beden ve kalp âhengi içinde yaşanmasıyla elde edilebilen “hâl ve ruh” cihetinden mahrum kalırlar. Bu yüzden gerçek tasavvuf ehli, ilâhî hakîkatleri sadece şeklen, zâhiren, aklen ve bedenen değil; mânen, kalben ve rûhen de kavrayıp hayatlarında fiilen tatbik etme gayreti içinde olurlar. Kalp ve beden âhengiyle ibâdet eder, bu âhenkle Kur’ân okur, okuduklarını da bu âhenk içinde hâl ve davranışlarına müessir kılarlar. Her âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf, onların rûhunda ulvî bir derinlik meydana getirir.
Esâsen tasavvuf da dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. O çıkarıldığında, geriye kuru bir kāideler manzûmesi kalır. Dolayısıyla mutasavvıfların en çok üzerinde durdukları husus, ilâhî hükümleri kavrayıp yaşamaktaki asıl gâyeyi hiçbir zaman unutmamaktır.
Yûnus Emre Hazretleri bu hakîkate ne güzel işâret eder:
Dört kitabın mânâsı,
Bellidir bir elifte.
Sen elifi bilmezsin,
Bu nice okumaktır?
Yigirmi dokuz hece,
Okusan uçtan uca
Sen elif dersin hoca,
Mânâsı ne demektir?..
Bütün bilgilerin aslî ve nihâî gâyesi, “mârifetullah” yani Allâh’ı hakîkatine uygun bir sûrette bilmek ve O’nu kalben tanımaktır. Zâhirî bilgilerin de bu yolda bir basamak olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, dîni madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın dengesi içinde kavramak, kâmil bir mü’min olmak için zarûrîdir. Kulluk hayatında akıl ve kalp müşterekliği, his ve fikir beraberliği, ruh ve beden âhengi elzemdir.
Bu cümleden olmak üzere, meselâ bedenen namazda olup da, Hakk’ın huzûruna durmanın ruh mîrâcını yaşayacağı yerde, kalben ve zihnen nefsânî düşüncelerle, dünyevî hesaplarla, mâlâyânî fikirlerle meşgul olanlar, büyük bir gaflet içindedirler. Rabbimiz de, namazı böyle kılanlar hakkında; “Yazıklar olsun!” buyurmaktadır.1 Allâh’ın biz kullarından beklediği tam ve noksansız bir namaz; “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2) âyetlerinde bildirildiği üzere, “haşyet”le kılınan namazdır.
Yeri gelmişken şunu da ifâde etmek gerekir ki, namazı gâfilâne kılan mü’minler hakkında bile bu kadar dehşetli bir îkâz-ı ilâhî vârid oluyor. O hâlde namazdan tamamen uzak durmanın, gerçek bir mü’min için ne ağır bir cürüm olduğunu düşünmek îcâb eder!..
Diğer taraftan, dînin sadece ruh ve mânâsına ehemmiyet verip zâhirini ihmâl edenler de, aynı hatânın bir benzerine sürüklenmiş olurlar. Zira bedensiz bir namaz kılınamaz, oruç tutulamaz, zâhirî bir metâ olan mal-mülk infâk edilmeden mâlî ibâdetler edâ edilemez. En mücerred bir hakîkat olan “îman” bile, önce kalp ile tasdîki gerekli kılarsa da, hemen ardından, kalbin tasdîk ettiği o hakîkatin dil ile ikrâr edilerek dışa yansıtılması, ifâde edilmesi ve davranışlar sûretinde zâhire çıkarılması îcâb eder.
Âyet-i kerîmede de bu hakîkate şöyle işâret edilir:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (el-Ankebût, 2)
Demek ki îman bile ancak bâtın ve zâhir beraberliği neticesinde tam olarak gerçekleşir. Nitekim fiilî kıstasımız olan sahâbe nesli, inandıklarını yalnızca sözleriyle değil, fedâkârâne davranışlarıyla da sergilemişlerdir.
Bu itibarla, söz de lâzımdır öz de; ruh da gereklidir, şekil de… Mühim olan, bunların birine takılıp diğerine bîgâne kalmamak…
Nitekim bu hakîkate ışık tutan şu hâdise ne kadar mânidardır:
Bir gün, Hak dostlarından İbrahim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri’ne uğramıştı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler, İbrahim bin Edhem Hazretleri’ne küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam Hazretleri onların bu hâlini sezdi ve İbrahim bin Edhem’e büyük bir hürmetle:
“–Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.
İbrahim bin Edhem, mahcup bir edâ ile selâm verip oradan ayrıldı.
Talebeler, dünya çapında zirve bir hukukçu olan Ebû Hanîfe’nin, bir dervişe gösterdiği ihtiram ve iltifata şaşırdılar.
İbrahim bin Edhem Hazretleri oradan ayrıldıktan sonra talebeler İmâm-ı Âzam’a:
“–Bu zât, sizlerle kıyas edildiğinde efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl «efendimiz» der?” diye sordular.
İlmini irfân ile mezcetmiş olan o büyük İmâm, kendisinin yüksek tevâzuunu da ifâde eden şu muhteşem cevâbı verdi:
“–O, dâimî bir sûrette Allah Teâlâ ile meşgul, biz ise işin kıyl u kāliyle...”
Şüphesiz ki bu hüküm, dîni, ruh ve şekil bütünlüğüyle kavrayamamış ve mârifetullah’tan yeterince nasiplenmemiş pek çok kimse için geçerlidir. Fakat İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin talebeleri için bir edep tâlimi, kendisi hakkında da ancak bir tevâzû ifâdesidir.
Zira o büyük İmam, her ne kadar İslâm’ın zâhirî ahkâmına dâir fetvâlar ve dersler verse de, şahsî hayatında büyük bir ihlâs ve takvâ duygusuyla yaşardı. Rivâyete göre İslâm dünyasında, iki rekâtta bir hatimle namaz kılmalarıyla bilinen dört kişiden biriydi. Dâimâ muhabbet ve mârifet ufkunda, murâkabe ve ihsan kıvâmında bir İslâm şahsiyeti sergilerdi. Böylece dînin ancak zâhir ve bâtın bütünlüğü içinde tam mânâsıyla idrâk edilebileceğini, bizzat yaşayışıyla tebliğ ederdi. Bütün kıymetine rağmen kendi ilmî mesâîsine “kıyl u kāl” demesi de, o meşgûliyetin “takvâ” karşısındaki durumunu îzah içindi.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Mum gibi ol ki, ışığın başkalarını aydınlatsın.
Mum gibi olma ki, başkalarını aydınlatırken kendini karanlıkta bırakmayasın...”
[Mum, etrafını aydınlatmak uğruna kendin den/nefsinden fedâkârlık eder, bu yolda eriyip gider. Bu hâl, Allah yolunda fedâkârâne hizmet eden, bütün imkânlarını rızâ-yı ilâhî için seferber edip o yolda cefâlar çekmeyi saâdet bilen gayret-i dîniyye sahibi sâlih mü’minlerin vasfıdır. Bu yönüyle muma benzemek, büyük bir fazîlettir.
Fakat diğer yönüyle mum, etrafını aydınlatırken ne yazık ki kendi dibine ışık veremez. Onun bu hâline benzemekten de şiddetle sakınmak gerekir. Zira bu hâl, başkalarına ilim ve hikmetle nasihatte bulunup onları irşâda çalışırken, kendisini veya yakın çevresini o ilim ve hikmet nûrundan nasiplendirmeyen; başkalarına Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini anlatırken, kendisi O’ndan yeterince ittikā etmeyen; başkalarını haram ve yasaklardan sakındırırken, kendi yaşayışında bu hususta gereken titizliği göstermeyen gâfillerin vasfıdır. Sözü ile özü birbirini tutmayan, anlattıklarıyla yaptıkları birbirini yalanlayan bu gibi kimseler hakkında Rabbimizin îkâzı çok şiddetlidir:
“Ey îmân edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (es-Saff, 2-3)]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Müslüman olmak, şer’î ahkâma bağlanmak, takvâya riâyet, güç yettiğince ruhsatlardan kaçınıp azîmete meyletmek, bütünüyle nur, safâ ve rahmettir. Bütün bunlar, velâyet derecelerine ve yüce makamlara ulaşma vâsıtalarıdır. Evliyâullah, bu sıfatların terbiyesi ile velîlik makâmına ulaşırlar.”
[Hakk’a yakınlık ve O’nunla dostluk iklîmine girebilmenin ilk şartı, ilâhî hükümlere cân u gönülden, tam bir samîmiyet ve teslîmiyetle itaat etmektir. Kur’ân ve onun şerhi demek olan Sünnet’i hayatının her safhasına hâkim kılmadan, ilâhî teklifleri en yüksek ölçüler içerisinde yaşamaya dâir azim, kararlılık ve gayret göstermeden; dînin emirlerini ruhsat ve fetvâ seviyesinde değil, azîmet ve takvâ ölçüsünde tatbik etmeden, Allah sevgisini ve korkusunu hayat pusulası edinmeden, Hakk’ın dostluk dergâhına dâhil olunamaz.
Bu hususta mü’minin maddî nesebi veya mânevî mensûbiyeti de bir değer ifâde etmez. Kula mânen seviye kazandıracak olan, ancak onun îmânı, takvâsı ve bunlar muktezâsınca yapması lâzım gelen sâlih amelleridir. Bu yolda kimin istek, gayret ve hizmeti daha çoksa, o daha fazla mesâfe alır. Nitekim âyet-i kerîmede; “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (en-Necm, 39) buyrulmuştur.
Bütün muvaffakıyetlerin sabır ve sebatla sa’y ü gayretten geçtiğini ifâde sadedinde de; “Takdîr-i ezel, gayrete âşıktır.” denilmiştir. Rabbimizin lûtuf, ihsan ve ikrâmı, dâimâ rızâsı yolunda sağlam bir irâde ve sabırla gayret gösteren samimî kulları üzerindedir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“«Herkes koşmakla avı yakalayamaz. Avı devamlı takip eden kimse yakalamaya muvaffak olur.» Bunun için, sürekli ve istikāmet üzere çalışmak îcâb eder.”
[Bir anlık coşkunlukla aşırı derecede gayrete gelenler, ekseriyetle çabuk yorulur, maksada vâsıl olamazlarsa azim ve şevkleri kırılıp eskisinden de kötü bir duruma düşebilirler.
Efendimiz (s.a.) bir hadîs-i şerîflerinde:
“…Acele etmeden ve telâşa kapılmadan gidin ki, varacağınız hedefe ulaşasınız.” tavsiyesinde bulunmuşlardır. (Buhârî, Rikâk, 18)
Hakk’a kulluk, belli bir dönemlik değil, ömürlük bir vazîfe olduğundan, onun makbul bir kıvamda sürdürülmesi için bir îtidâl dengesine ihtiyaç vardır. Nitekim Hazret-i Âişe (r.anhâ) vâlidemiz:
“…Allah Rasûlü’nün ameli, hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi…” buyurmuştur. (Buhârî, Savm 64, Rikâk 18; Müslim, Müsâfirin 217)
Efendimiz (s.a.), şahsına âit husûsî vakitlerde çokça ibâdet eder, bilhassa seherlerde ayakları şişinceye kadar namaz kılar, mübârek gözlerinden döktüğü yaşlarla secde mahallini sırılsıklam ederdi. Fakat ümmetine örnek olacağı durumlarda, îtidâl üzere ibâdet ederdi. Zira bir işin devamını sağlayan, îtidâldir. Îtidâlden sapıldığında o işin sonu gelmiş demektir. Çünkü zıt kutuplardan birbirine geçiş çabuk olur. Bu sebeple devamlı îtidâl tavsiye edilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz’in; “Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” (Müslim, İlim, 7) hadîs-i şerîfi, mühim bir îkazdır.
İbâdetlerde bile aşırıya kaçmayıp îtidâli muhâfaza etmenin lüzûmunu, şu hadîs-i şerîf de ne güzel ifâde eder:
“Farz olmayan amellerden gücünüz yettiği kadar yapın. Çünkü amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.” (İbn-i Mâce, Zühd, 28)
İbâdette devamlılık ve niyette ihlâs, gönüllerde bir şuur hâline gelmelidir. Bu hâle ulaşıldıktan sonra, hastalık, yaşlılık vs. sebeplerle hasbel-beşer îfâ edilemeyen -farzlar dışındaki- ibâdetlere, edâ edilmiş gibi ecir lûtfedileceği bildirilmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen, devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6)
Velhâsıl, ibâdetlerde ihmalkâr davranmak, insanı âhirette zor durumda bırakacağı gibi, aşırı giderek hırslı hareket etmek de bir müddet sonra yorgunluk, bıkkınlık ve yanlış yollara sapmaya sebep olabilir. Bu sebeple orta yolu tutmak ve devamlılığı esas almak îcâb eder. Zira şahsî ibâdetlerdeki ifrat, Allah yolunda hizmet gibi ictimâî ibâdetleri ihmâle sebep olduğu takdirde, yine rızâ-yı ilâhîye muhâlif bir durum meydana gelmiş olur. Cenâb-ı Hak, biz kullarına Kur’ân-ı Kerîm’de en çok “Rahmân ve Rahîm” isimlerini hatırlatarak bizleri merhametli olmaya dâvet ediyor. Îmânın ilk meyvesi merhamet, merhametin tezâhürü ise Allah rızâsı için O’nun mahlûkâtına hizmet etmektir.]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Kerâmet gösterip havada uçmak mârifet değildir. Görmüyor musunuz, insandan daha aşağı yaratıklar da havada uçup dururlar. İnsan, ilâhî sanatın en büyük, en mükemmel eseridir. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insanoğlu, elbette ki kurttan-kuştan üstündür. Bu sebeple bir adamın uçması büyük bir hâdise ve güç bir iş sayılmamalıdır. Böyle kerâmetler, Allâh’ın has kulları nazarında mûteber değildir.”
[Kerâmet; Cenâb-ı Hakk’ın bir ikrâmı olarak, kâmil bir îman, mârifet ve takvâ neticesinde velî kullarda zuhûr eden ve tabiat kânunlarıyla îzah edilemeyen, hârikulâde hâdiselerdir.
Allah dostlarından zuhûr eden kerâmetler iki kısımdır:
1) Kevnî ve sûrî kerâmet: Bunlar, tayy-i mekân, ortada bulunmayan bir eşyâyı göz önüne getirme, vahşî hayvanlara iş gördürme gibi madde âleminde meydana gelen hârikulâdeliklerdir.
Allah dostları, bu tip kerâmete ehemmiyet vermezler. Onu zarûret dışında izhâr etmeyi de hoş karşılamazlar. Çünkü bu hâl, halkın hayranlık ve alkışlarını celbeder. Câhil kimseler artık her şeyi o velîden beklemeye başlar. Bu ise kalbe zehir saçan şöhret ve gurur âfetini beraberinde getirir. Bu sebeple velî zâtlar bu tip kerâmetlere meyletmez, fakat mecbur kalırlarsa da mümkün mertebe bu hâllerini gizlemeye çalışırlar.
2) Mânevî kerâmet: İlim, ahlâk, ibâdet, mârifet ve takvâda mesâfe kat ederek, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd, 112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsından hisse alabilmektir.
Her ne kadar halk, bu kerâmet türlerinden birincisine rağbet ederse de aslında makbûl olan ikincisidir. Zira tasavvuf ehli ittifak etmişlerdir ki; “En büyük kerâmet, binbir güçlüğe rağmen istikāmeti muhâfaza etmektir.” İstikāmet üzere olmayan bir sâlikin kerâmet elde etmek için çırpınışı boşunadır.
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:
“İstikāmet ve gayret, sayısız keşif ve kerâmetten efdaldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir.” der.
Mühim olan, Kur’ân ve Sünnet istikāmetinde, takvâ üzere yaşamaktır. Zira insan keşif ve kerâmet sahibi olsa da, son nefesinde îmânını kurtarıp kurtaramayacağından emin olamaz. Bunun içindir ki, sahâbe-i kiram bile, büyük bir âkıbet endişesi içerisinde yaşamışlardır. Nitekim şu hâdise, bu hâlin mânidar bir misâlidir:
Rivâyete göre iki kişi Selmân-ı Fârisî (r.a.)’a selâm verip:
“–Sen Rasûlullah (s.a.)’in ashâbından mısın?” diye sordular. (Allah Rasûlü (s.a.)’in çok sevdiği ve; “Selman bendendir, Ehl-i Beyt’imdendir.”2 buyurduğu o güzîde sahâbî, gönlündeki “son nefes” endişesi ile):
“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi.
Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Selman (r.a.) sözlerini şöyle açıkladı:
“–Evet, ben Rasûlullah (s.a.)’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte cennete girebilecek olan kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)
İlim ve irfanda “güneşler güneşi” denilen Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, talebelerine yazdığı mektuplarda kendisi için hüsn-i hâtime duâsı talep etmiştir.
Ebedî hayatları hususunda ilâhî teminat altında olan peygamberler dahî, îmanlarının kemâline masruf olarak ve insanlığa örnek olma hikmetine binâen, Cenâb-ı Hakk’a son nefes endişesi içerisinde duâ etmişlerdir:
–Allâh’ın Halîli İbrahim (a.s.): “(Yâ Rabbi! İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme!”3 niyâzında bulunmuş;
–Hazret-i Yûsuf (a.s.); “…(Ey Rabbim!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat!”4 diye ilticâ etmiştir.
Demek ki asıl mühim olan, yüksek makam ve mevkîlere erişmek değil, son nefesi îmanla verebilmek ve Hakk’ın huzûruna, O’nun sevip râzı olduğu bir kulu olarak varabilmektir.]
Cenâb-ı Hak, bizleri, yaratılış gâyemize teksif olmaktan ve aslî hedefimize odaklanmaktan alıkoyacak maddî-mânevî her türlü câzibenin tuzağına düşmekten muhâfaza buyursun. Sadırlarımıza inşirah, kalplerimize firâset, gözlerimize basîret ihsân eylesin.
Âmîn…
Dipnotlar: 1. Bkz. el-Mâûn, 4-5. 2. İbn-i Hişâm, III, 241; Vâkıdî, II, 446-447; İbn-i Sa’d, IV, 83; Ahmed, II, 446-447; Heysemî, VI, 130. 3. eş-Şuarâ, 87. 4. Yûsuf, 101.

Osman Nûri Topbaş
Altınoluk - 2011 - Haziran, Sayı: 304, Sayfa: 032