5 Haziran 2013 Çarşamba

Miraç

Miraç hadisesini çok güzel anlatmış Dursun Ali Erzincanlı abimiz. Bu şiir ilk çıktığında o kadar sevdim ve o kadar dinledim ki neredeyse tamamını ezberlemiştim. Şu an bile şiirin çoğu halâ hatırımda…

Miraç kandiliniz mübarek olsun.


Kapatın gözlerinizi ve Karanlığı seyredin.
İşte böyle bir gece, Mekke’de bir gece
Yorgunluk havada, gariblik suda
Simsiyah bir sessizlik, Uyku bile uykuda.
Kabe’nin hatim kısmında yanı üzere yatan biri var:
Yıl Hüzün Yılı Ebu Talip yok,
Yıl Hüzün Yılı Vefakâr eş Hatice’tül Kübra yok.
Kabe’nin hatim kısmında yanı üzere yatan biri var:
Teselli arayan kalp, hüzünle çarpan kalp,
O’nun Kalbi.
Ve ayak sesleri…
Yıldızlar ışıldıyor, bu ayak sesleri göklerden
yol veriyor yıldızlar,
Semadan inenler var.
İzin verseydi Allah kainat inerdi yere;
Çünkü Kabe’nin hatim kısmında yatan Sultan-ı Levlaktı.
İzin verseydi Allah Alemler inerdi yere.
Ama emir yalnız Cebrail’e,
Ve yalnız Cebrail iner yere.
Kalk! Ya Resûlallah
Semada melekler seni bekler.
Taif’te taşlanan yüzüne hasret,
 Alaya alınan sözüne hasret.
Seni bekler melekler.
Yeryüzünde vefa yok mu?
Seni teselli edecek birini mi arıyor kalbin?
Sevdiklerin bir bir uçuyor mu elinden?
Üzülme! Ve aç gözlerini öteler bekliyor seni.
Bu gece kainat adını anacak,
Burak senin için uçacak.
Aç gözlerini Ya Habiballah!
Bu gecenin adına İSRA diyecek Allah.
EY YEDİ KAT SEMA Aç kapılarını!
Ve haber ver hasretle bekleyen Peygamberlere;
De ki; Hz. Adem’e Salih Oğul geliyor.
Söyle; İsa’ya kuytu köşelerde havarilerinle Allah’a sığınırken bir adım ötedeymiş gibi kokusunu aldığın Ve insanlığa gelişini müjdelediğin Ahmet geliyor.
Yusuf’a, İdris’e, Harun’a söyle,
Musa’ya De ki: Vasıflarına hayran olup da ümmetinden olmak istediğin Salih kardeş geliyor.
Müjde ver İbrahim Peygamber’e:
Dua dua yalvarıp gelmesini istediğin oğul geliyor.
AÇ KAPILARINI EY YEDİ KAT SEMA,
BU GELEN MUHAMMED MUSTAFA.
Cebrail yol gösterir ve yürür sultanlar sultanı,
Bu nasıl bir yürüyüş, bu nasıl bir eda,
İnci inci ter mübarek alınlarında,
Baştan ayağa edep var attığı her adımda.
SULTANIM! Cennetler gösterilirken o gece ümmetini hayal ettin mi cennette?
Cehennemin alevleri selâmlarken seni gözyaşlarını gördü mü Cebrail?
Ümmetim dedin mi?
Sen unutmasın bizi bunda kuşku yok!
Allah seni unutturmasın bize!
Yürüdü Resûlallah,
Cebrail önde, Bir gece yürüyüşüyle yürüdüler yükseldiler,
Yükseldikçe yükseldiler.
Cebrail durdu birden :
“Ya Resûlallah benimle buraya kadar.”
Efendimiz “Niçin” diye sordu.
­–“Burası Sitrey-i Münteha’dır. Bir adım daha atarsam yanarım, kavrulurum.”
Allah Resûlü sordular: “– Nasıl gidilir Sitrey-i Münteha’dan”
Cibril’i Emin cevap verdi: “– Aşkla Aşkla gidilir Ya Resûlallah!”
Yürü Sultanım yol senindir,
Aşk vadisinde mühür senin
Söz senindir, hâl senindir,
Muhabbetin adı sensin, Varlıkların tadı sensin,
Yürü ve selamını ilet gözü yaşlı ümmetinin, sensiz bunca yetimin ilet selâmını,
Ahir zamanın ahını yüceler yücesine ilet.
SULTANIM! Sen dönerken miraçtan ilahi hediyelerle, bizim için miraç olan beş vakit namazla, Bakara Süresi’nin son iki ayetiyle ve şirke düşmeyenin affedilebileceği müjdesiyle.
Dönerken sen miraçtan biz ahir zamandan Ebu Bekir edasıyla sesleniyoruz çağlara :
“O SÖYLEDİYSE DOĞRUDUR”
“RESULULLAH SÖYLEDİYSE DOĞRUDUR”
Ve bir ayetin sıcaklığı sarıyor kâinatın kalbini:
Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah kulunu geceleyin Mescid-i Haram’dan alıp kendisine bir takım ayetler gösterelim diye etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götürdü.
Çünkü İşiten ve bilen O’dur.
Dursun Ali Erzincanlı


31 Mayıs 2013 Cuma

İslami Kamyon Yazıları

v  Bir sana bir de teheccüd sonrası uykuya hastayım.
v  Selvi boylum, al türbanlım.
v  Kur’an Rabbim’den inen güneş, ben yollarda çilekeş.
v  Sen sus, amellerin konuşsun.
v  Nafileyle geçme beni, kazalarla mahcup ederim seni.
v  Karayollarında değil, Kâbe yollarında öleyim.
v  Nazar etme ne olur, maşallah de senin de olur.
v  O şimdi Hacı.
v  Bir kavanoz reçel, acele et namaz geçer.
v  Tek rakibim nefsim.
v  Hocam sağolsun.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Âlemlere Rahmet Hazret-i Muhammed -sallâllahu aleyhi ve sellem


Allah Teâlâ, en sevgili kulu ve Rasûlü olan Efendimiz (s.a.v.) hakkında; “(Rasûlüm!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107) buyuruyor. Hakîkaten O’nun bütün âlemleri kuşatan “rahmet” vasfını kâmil mânâda idrâk edebilmek de, ifâde edebilmek de beşer tâkatiyle mümkün değil.
Zira Efendimiz (s.a.v.), ilâhî rahmetin müstesnâ bir feyz ve bereket menbaı olarak insanlığa armağan edildi. O, insanlığın kurtuluşu için âdeta çırpınış hâlindeydi. Taşlanmayı göze alarak Tâif’e kadar gitti. Zira bütün insanlığı kendisine zimmetli ve kendisini de bütün insanlıktan mes’ûl gördü. Ümmetinin dertleriyle dertlendi. Mazlumları huzura kavuşturan müşfik bir sığınak ve barınak; muzdarip ve yorgun gönülleri ferahlatan bir rahmet esintisi oldu… Bütün bunlar, Allah Rasûlü (s.a.v.)’in rahmet ufkunu gösteren fazîlet tablolarından sadece birkaçı…
Yine O’nun, ümmetine olan merhametini Rabbimiz şöyle beyân ediyor:
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı raûf (çok şefkatli), rahîm (çok merhametli)dir.” (et-Tevbe, 128)
Efendimiz (s.a.v.)’in ümmetine duyduğu muhabbet, şefkat ve merhamet, bir annenin evlâdına olan merhametinden çok daha fazla idi. O, dünyayı şereflendirmesinden evvel de rahmetti, hâl-i hayâtında da rahmetti, kabir âleminde de rahmettir, kıyâmet gününde de rahmet olacaktır.
Nitekim O Rahmet Peygamberi (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Sağlığım sizin için hayırlıdır: Siz benimle konuşursunuz; ben de sizinle konuşurum! Vefâtım da sizin için hayırlıdır: Amelleriniz bana arz olunur, hayırlı amellerinizi gördüğümde, ondan dolayı Allâh’a hamd ederim; kötü amellerinizi gördüğümde ise sizin için Allah’tan mağfiret dilerim.”(Heysemî, IX, 24)
“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbi! Ümmetim, ümmetim!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî,Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)
Yani ümmetini çok seven Efendimiz (s.a.v.), kabir âleminde bile kıyâmete kadar duâ ve niyazlarıyla ümmetine yardım hâlinde olduğunu bildiriyor. Demek ki Efendimiz (s.a.v.), bugün zâhiren ve bedenen olmasa bile, rûhâniyetiyle dâimâ aramızda bulunuyor. Rabbimiz, O’nun hürmetine ümmet-i Muhammed’e nice lûtuflarda bulunuyor.
Yakın zaman önce yaşanmış olan şu hâdise, Efendimiz (s.a.v.)’in “rahmet” vasfının her an cârî olduğuna ve O’na tevessül ile yapılan duânın Hak katındaki makbûliyetine dâir, ne kadar da ibretli bir misaldir:
1988 senesinde, Medîne-i Münevvere’deki Cuma Câmii’nin inşâsı sırasında yaşadığı ibretli bir hâtırayı, Mimar Mahmud Sâmi Kirazoğlu kardeşimiz şöyle naklediyor:
Malzeme deposu sorumlularımızdan Yemenli Ahmed Efendi’nin uzun bir müddettir Perşembe günleri işe gelmediğini tespit ederek, hafta başında kendisini çağırttım. Ona:
“–Burası Cuma Mescidi’nin inşaatıdır. Bizim gâyemiz, rızâ-yı ilâhîye uygun amellerle herkesin helâl kazanmasıdır. Bu hayırlı işi, samimiyet, ciddiyet ve bir ibadet heyecanıyla sürdürmek durumundayız.
Kıymetli Ahmed Efendi, seni üzgün görüyorum. Bir sıkıntın mı var? Senin her problemin için hizmete hazırım, derdin neyse anlat!” dedim.
Yaşlı gözler, boğaza düğümlenen kısık sesli cümleler ve çaresizlikten dertli bir gönülle, yavaş yavaş anlatmaya başladı:
“–Benim 14 yaşında, anadan doğma kötürüm bir kızım var; adı Ümmügülsüm. Çok küçükken hastalığının farkına vardık. Sonra, gitmediğimiz hoca, doktor, çıkıkçı, hastahane, kaplıca, fizik tedavi uzmanı ve kullanmadığımız ilâç, bitki kalmadı. Başka ülkeler de dâhil, pek çok yeri dolaşarak, imkânsızlıklar içinde, her türlü çâreye başvurduk; ancak nâfile. Bir arpa boyu bile yol alamadık. Kızım, yaşı ilerledikçe şekilden şekle giriyordu. Hem kendisi hem de biz, bu hâli kabullenemiyorduk, alışamıyorduk bir türlü.
Riyad’da, yabancıların kurduğu, ancak özel zevâtın girebildiği, tam teşekküllü bir ihtisas hastahanesi var. Allah (c.c.) nasîb etti, bir hayır sahibi vâsıtasıyla girebildik elhamdülillâh. Altı aydır orada her türlü tedavi yapıldı, ancak yine de bir gelişme olmadı. Annesi şu an yanında refâkatçi kalıyor. Ben de her Çarşamba, akşam uçağı ile gidip Cumaları gece vakti dönerek, Cumartesi iş başı yapıyorum. Size gelip durumu bildirerek özür dileyecek, helâllik alıp izin isteyecektim. Lâkin ilk zamanlar çekindim, sonra da gelemedim, affedin.”
Bir an Ahmed Efendi’nin hâlini düşündüm. Üç gidiş-geliş uçak bileti, 2 aylık maaşı kadardı. Daha önce yapmış olduğu masrafları da düşünürsek, epey bir borç altına girdiği belliydi garibin. Seneler önce bir mevlid esnâsında rastlamıştım kendisine. Kasîde okunurken ağlıyordu. “Nerede ağlayacağını bilen, ağlamanın bu denli yakıştığı, ne güzel, gönül ehli bir insan.” diye geçirmiştim içimden. Bunları düşünürken, bir yandan da nasıl yardımcı olabileceğimi sordum, borcunu da Allâh’ın izniyle hâlledebileceğimizi söyledim. Duâ edip sevinirken, yaşlı gözleri uzaklara, sanki Riyad’a bakıyordu.
“–Şimdi farklı bir durum var, onu arz edeyim.” dedi ve şöyle devam etti:
“–Evvelki gün, altı aydır kızımı birçok testlerle, şoklarla, her türlü tedaviye çalışan bölüm başkanı, gayr-i müslim, ecnebî bir profesör, beni odasına götürerek karşısına aldı, üzgün ve mahzun bir ifâdeyle dedi ki:
«–Sizleri aylardır izliyorum. Bir anne-baba olarak, maddî-mânevî yapılabilecek her şeyi yaptınız, gücünüzün üzerinde bir fedâkârlık gösterdiniz. Biz de elimizden gelen, tıbbın ulaşabildiği bütün teknikleri denedik. Sonradan olma bir rahatsızlık olmadığı için, baştan beri imkânsız görünmesine rağmen, sizin gözlerinizdeki ümit ışıltısına, gönlünüzdeki engin şefkate duyarsız kalamayarak samimiyetle çalıştık. Maalesef başaramadık. Tıp şu noktadan sonra artık çaresiz, tıbbın verebileceği bir şey kalmadı. Şifâ bulması için Amerika’da, hattâ Ay’da bile bir ihtimal zerresi olsa, size “alın götürün, onu da deneyin” diyeceğim ama artık yok. Ancak, bütün bu yoklara rağmen bir şey var! O da şu:
Senin Peygamber’inin Allâh’ın Sevgilisi olduğunu ve O’nun çok merhametli bir Peygamber olduğunu söylüyorlar. O’na gidip niçin bir cân u gönülden yalvarmıyorsun? O isterse, Allah O’nu kırmaz, dileğini kabul eder. Unutma bu, senin son ve tek çâren artık.»
Ecnebî doktor yine devamla:
«–Sizleri kardeşim gibi sevdim, insânî duyguların, mâneviyâtın, inancın, şefkatin, azmin, aşkın ne olduğunu sizde gördüm. Kızınızı, kızım gibi sevdim. Her gün ziyaretimde, bana tam teslim olmuş bir durumda, beni içimden ağlatan, her şeye rağmen ümitle ışıldayan gözlerini, o melek gibi mâsum sîmâsını unutmayacağım. Resmini çektim, iznin olursa cüzdanımda taşıyacağım. Bu vak’a benim meslek hayatımda ve yaşantımda bir dönüm noktasıdır.
Zaman zaman senin elinde gördüğüm ipe dizili boncuk taneleri ile -ki sonra adının “Sübha” yani tesbih olduğunu öğrendim- ne yaptığını sorduğumda:
“–Allâh’ımın ismini binlerce defa tekrar ediyorum. Peygamber’ime selâm ediyorum.” demiştin. İnsan neyi severse onu çok söyler! Bu samimî sevginin boşa çıkmayacağına bütün kalbimle inanıyorum. Bir gün ülkeme dönsem bile arada bir sizi arayacağım, sesinizi bana duyurun. Yolunuz açık olsun, güzel haberlerinizi bekleyeceğim.» diyerek beni uğurladı.
O an, bambaşka bir hâlet-i rûhiye içine girdim. Üzüntülüyüm, mutluyum, şaşkınım, ümitliyim, zıt duyguları aynı anda yaşıyorum.”
Ahmed Efendi sözlerine şöyle devam etti:
“–Mahmud Ağabey, kızımı Pazartesi sabahı taburcu edecekler, müsâade ederseniz, Pazar günü erkenden gidip, muâmeleleri tamamlayıp, evrak, filim, rapor vs. ne varsa toparlayıp Medîne-i Münevvere’ye geleceğiz inşâallah.” dedi. Ben de:
“–O hâlde hemen harekete geçelim; senin gidiş, üçünüzün de dönüş biletlerini ayarlayalım. Seni havaalanına götürecek ve karşılayacak araba da hazır, başka bir ihtiyaç olursa, onu da hâllederiz bi-iznillâh.
Fakat profesörün sözleri çok mânidar. Döner dönmez bu ikâzı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekir. Kendisiyle tanışmak isterim.” dedim.
Ertesi sabah kendilerini uğurladık. Pazartesi günü, şoför karşılamaya gitti, sonra yanıma tekmil vermeye geldi. Şoföre:
“–Ne yaptın, evlerine teslim ettin mi, öğlene de yemek ayarlayalım.” dedim. Şoför ise:
“–Ahmet Efendi ve âilesi doğrudan Harem-i Şerîf’e gitmek istediler. Kızı tekerlekli sandalyesine bindirdik, üçü de ağlıyordu. Benim de içim parçalandı. Kız, ufacık, sanki on yaşında gibi. Bu zamana kadar belinden aşağısı hiç tutmamış, dayanmadan oturamıyor bile. Ancak yüzüstü, kollarını dikerek sürünebiliyormuş, çok acı!” dedi.
“–Biliyorum, babası bana birçok resmini gösterdi. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” dedim.
Aradan takriben yarım saat geçti, bir gürültü patırtı koptu, dışarı çıktım. Ahmed Efendi karşımda, feryâd ü figân ağlayarak koştu, boynuma sımsıkı sarıldı, yapıştı, bırakmıyor. Ne dediğini anlamıyorum.
“–Yâhu ne oldu? Hayırdır inşâallah, gel şuraya otur, bir şeyler iç. Bu ne hâl?” diye sordum. Kendini yere attı; secde ediyor…
Sübhânallah!.. Ortada iyi bir şey olduğunu hissediyordum ama ne olduğunu anlayamıyordum.
“–Dur bir dakika! Şu işin, arabadan indikten sonraki safhalarını anbean anlat bakalım. Oraya kadarını takriben biliyorum.” dedim.
Yaşlı gözlerle anlatmaya başladı:
“–Kızı tekerlekli sandalyesine bindirip annesiyle beraber Bâb-ı Nisâ’ya (Hanımlar Kapısı’na) bırakıp doğrudan, Bâb-ı Cibrîl’den huzur-i Rasûlullâh’a vardım. Şebeke-i Saâdet’e yapıştım, kimseyi gözüm görmedi. Kimse de beni görmedi. Ben ellerimi kaldırdım; «Yâ Rab! Ben kızımın şifâsı için 13 senedir duâ ettim. Özellikle onun için hac ve umreler yaptım. Gözyaşlarımla şebeke-i Rasûlullâh’a yapışarak yalvarıp yakardım. Gecelerim gündüzlerim duâlarla, ibadetlerle geçti. Gücümün üstünde sadakalar verdim. İyi niyetinden şüphe etmesem de, gayr-i müslim bir kulunun; “Niye Peygamber’ine gidip candan bir duâ etmiyorsun?” îkâzı bana çok ağır geldi.» diyerek Rabbime uzun uzun duâ ettim.
Sonra Efendimiz (s.a.v.)’e yöneldim:
«Yâ Rasûlâllah, Sen Rahmeten li’l-Âlemîn’sin, Sen’in huzuruna geldim, ama maddî-mânevî tükenmiş olarak geldim. Artık mecâlim ve tâkatim kalmadı. Bundan sonra kızımı Sana teslim ediyorum. Ben artık çâresizlikler içerisinde ne yapacağımı bilemiyorum...» diye naz ve niyâz içinde hıçkırarak, yalın ayak dışarı attım kendimi.
Bu mânevî sekir hâlindeyken, yavrum Ümmügülsüm’ün «BABAA, BABAA!» diye haykıran sesi kulağımda çınladı. Bir de arkama baktım ki, doğru dürüst sürünemeyen kızım, hanımlar tarafından koşarak geliyor. Arkasında annesi de ona yetişmeye çalışıyor. Kızımla kucaklaşıp ağlaştık. «Yâ Rabbi, bu ne tecellîdir!?» dedim. Hemen tekrar Harem-i Şerîf’e girip Efendimiz’e şükran duyguları içerisinde salât ü selâmlarda bulundum, Mevlâ’ma şükrettim. Sonra da sana müjde vermeye geldik. Mahmud ağabey, işte arabadalar, gel kendi gözlerinle gör!..”
Efendimiz (s.a.v.)’in rahmet ve şefaatine mazhar olan yeğenimiz, elimi öpmeye gelmişti. Şaşkın ve mutlu bir vaziyette gözyaşlarımızla ağzımızdan; «سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ» hadîs-i şerîfi döküldü.
“–Bugün bayram oldu!” dedim. “İş paydos! Şükür kurbanları kesip, fakirleri de toplayıp akşama ziyafet verelim, Hatm-i Kur’ân cemiyeti yapalım. Harem-i Şerîf’te yatsıyı edâ ettikten sonra buluşalım.” dedim.
Onları eve gönderip arkalarından da giderek, fakir ama gönlü zengin bu güzel insanların evinde gerekli ihtiyaçları tespit edip akşam için hazırlık yaptık. Akrabalar, eş-dost toplanmıştı. Önceleri şifâ dilemek için kalkan eller, şimdi şükür için kalkıyordu. Her tarafı huzur kaplamıştı. Îmânın, teslîmiyetin, ümit kesmemenin, saf bir gönülle ve usûlüne uygun, hattâ naz ile edilen tevessül ve duânın neticesiydi bu. Tıbben imkânsız denilen bir vak’ada; kulun, Efendimiz (s.a.v.) vesîlesiyle Allâh’a niyâzı neticesinde, ikrâm-ı ilâhîye mazhar oluşunun, çok açık ve net bir tablosuydu bu.
Yemenli Ahmed Efendi ile sabah buluştuğumuzda kendisine:
“–Şimdi bizi bekleyen, bir büyük hizmet daha var. Hadi bakalım, bu işe sebep olan doktor beye teşekkür borçluyuz. Bu iş, telefonla da olmaz. Sizlerde zihnî bir problem olduğunu düşünebilir. Birkaç gün istirahat ettikten sonra, Ümmügülsüm’ü de alarak yine üçünüz, doğru Riyad’a gideceksiniz. Bilet ve otel masraflarını biz inşâallah ayarlarız. Doktorun, o güzel düşüncesinin bu kadar çabuk tahakkuk ettiğini kendi gözleriyle görmesi lâzım. Hattâ sırf o değil, altı aydır kızının hizmetinde bulunan diğer doktorlar, hasta bakıcılar, hizmetkârlar, idârî personel vs. hepsi görmeli. Tıp literatürüne geçecek bu hâdise, nice hidâyetlere vesîle olabilir…” dedim.
Bir hafta sonra üçünü uğurladık. Doktor beyin yanından beni aramalarını ricâ etmiştim. Mutluluk gözyaşları içinde doktorla aramızda şu telefon konuşması geçti.
Doktor dedi ki:
“–Mesleğimizin gâyesi, işte böyle hizmet olmalı.” 
Ben de mukâbeleten:
“–Her insanın gâyesi, aslında «Yaratan’dan ötürü yaratılanlara hizmet» olmalı.” dedim. Doktor:
“–Sizinle nasıl görüşebilirim?” diye sorunca:
“–Müsâit zamanınızda gelirim.” dedim.
“–Öyleyse hemen bekliyorum.” dedi.
Ben de ertesi gün gittim. Tanıştık, sarıldık. Medîne gülü ve hakkında hadîs-i şerîf olan Acve hurması götürdüm. Özelliklerini anlattım, sevindi. Ümmügülsüm’le de ilgili çok şeyler söyledi:
“–Telefonla müjdeyi aldıktan sonra teşekkür için gelmelerini bekliyordum, çok duygulandım.” dedi.
“–Takdir etmek, kıymet bilmek, kadirşinaslıktır. Bundan yoksun olan, hamd etmeyi de, şükretmeyi de bilmez.” dedim ve devamla:
“–Buradan hareketle ben de bir şey düşünüyorum. Senin, «O, Allâh’ın Sevgilisi’dir, Allah O’nun arzusunu kırmaz.» dediğin Zât da senin arzunu kırmadı. Acaba O da senden bir teşekkür bekler mi, ne dersin?” dedim.
“–Beni oraya kabul etmeleri için ne yapmam lâzımsa hazırım. Borcumu ödemeliyim.” dedi. Ben de hemen:
“–Bir tek cümle; «Kelime-i Tevhîd»!” dedim.
“–Öğret!” dedi ve ayağa kalktı. Kelime-i Tevhîdi tekrarlayınca sevinçle boynuma sarıldı. Başladık beraberce ağlamaya.
“–Ben bu kelime-i tevhîdi çok sevdim, bir defa ile kalmayıp hep söylemek istiyorum. Ahmed Efendi’nin elindeki tesbihle Allâh’ın güzel isimlerini tekrar tekrar zikretmesini şimdi daha iyi anlıyorum. Ben asıl şimdi doğdum, ilk nefes ve ilk anne sütü ile yeni bir hayata başladım. Çok açım, susuzum, beslemeye devam et beni, ne olur bırakma!” dedi.
“–Sen istesen de bırakmam. Bu bir lûtf-i ilâhîdir. İçeri ilk girdiğimde yüzündeki îman nûrunu görmüştüm. Peygamber Efendimiz’in en sevdiği, Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz’dir. Senin ismin de Ebû Bekir olsun mu?” dediğimde, gözyaşları daha da çoğaldı. Ben devamla:
“–İşte şimdi «nûrun alâ nûr» oldu.” dedim. Hemen bir câmiye gidip, imam efendiden işi resmîleştirip ikâmesine, hüviyetine ve pasaportuna «Dîni: İslâm» olarak işletmek üzere muâmelelere başladık. İşler tamamlandıktan sonra Medîne-i Münevvere’ye beklediğimi söyleyerek vedâlaştık.
Doktor, birkaç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye geldi. Havaalanına karşılamaya gittim, yanında iki doktor asistanı da vardı. Tanıştırdı, kucaklaştık. Yeni müslüman olmasına rağmen onların da hidâyetlerine vesîle olmuştu. Büyük bir sevinç içinde:
“–Allâh’ın izniyle bu hidâyet zinciri böyle devam edip gider inşâallah!” dedim.
Otele uğrayıp abdest tazeledikten sonra ziyaretlere başladık. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in huzûr-i âlîlerinden ayrılamadılar.
“–Hayatımızda secde kadar zevk aldığımız bir şey yaşamadık.” dediler. Kendilerine namazla ilgili kısa bilgiler verdim. Hazret-i Hamza Efendimiz’i, Uhud’u, Kuba, Kıbleteyn ve Yedi Mescidleri, Cennetü’l-Bakî’yi ziyaret ettik.
Ahmed Efendi ve kızı ile akşam yemeğini birlikte yedik. Eski günleri yâd ettik. Cuma namazını Kâbe-i Müşerrefe’de kılmak üzere umre niyetiyle sabah namazından sonra hareket ettik. Yolda belli noktaları anlatarak ve sohbet ederek gittik. Kâbe’yi görünce ilk duânın makbûliyetini anlattım. Efendimiz (s.a.v.)’in en çok namaz kıldıkları yeri, kâinâta teşrif ettikleri evi, Cebel-i Nûr’u, hac güzergâhını vs. ziyaret ettik elhamdülillâh. Gece Medîne-i Münevvere’ye döndük. Sabah da Riyad’a uğurladık.
“–Çok ihtiyacımız var, sık sık buluşalım. Biz de geliriz, sen de gel.” dediler. Soru-cevap ve sohbet ihtiyacı had safhadaydı. İslâmiyetle müşerref olduktan sonraki ilk haclarını birlikte yaptık. Kalabalıklaşmışlardı, sayıları giderek artıyordu. Hattâ ülkelerinde de yakın çevrelerinde bulunanların hidâyetlerine vesîle oluyorlardı çok şükür. Bildikleri lisanlarda dînî kitaplar temin ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ne yeni ümmetler arz ediyorduk elhamdülillâh. Rabbime sonsuz şükürler olsun.
Bu güzelliklerin müsebbibi olan -Allah (c.c.) ondan râzı olsun- Ümmügülsüm kızımızın zamanla boyu ve kilosu normalleşti, 1995’te evlendi. Evinin eşyaları ve diğer masraflarla ilgili, nasîbi olanlar hizmet etti. Şu anda iki oğlu, iki kızı var, mutlular.
Yemenli Ahmed Efendi’nin yaşadıkları, kendi ağzından üç kişi tarafından dinlenerek tercüme edilip, fakirin şâhit olduklarıyla birlikte aynen tarafımdan kaleme alınmıştır.
Mahmud Sâmi Kirazoğlu
15/1/2011
Şüphesiz ki bu hâdise de, duâlarda Efendimiz (s.a.v.) ile tevessül etmenin, yani O’nun hürmetine Allah’tan yardım talebinde bulunmanın kıyâmete kadar mümkün olduğuna dâir, inkâr edilemeyecek, yaşanmış bir misâldir. Allah Rasûlü (s.a.v.), zâhiren vefât etmiş olsa da rûhâniyeti devam etmektedir.
Nasıl ki Kur’ân-ı Kerîm târihî bir kitap değil ve hükmü kıyâmete kadar bâkî ise; Allah Rasûlü (s.a.v.) de şâhit, müjdeleyici ve irşâd ediciliğiyle dipdiri ve aramızdadır. Allah Teâlâ, kendi uğrunda öldürülen şehîdlere bile “ölüler” denilmemesini emretmektedir.1 Efendimiz (s.a.v.)’in makâmı ise şehîdlerle kıyaslanamayacak derecede ulvîdir. Dolayısıyla O’nu “ölü” saymak uygun düşmez. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), beşer olarak vefât etmiştir ama risâleti ve rehberliğiyle aramızda yaşamaktadır. O’nun asıl vazîfe, salâhiyet ve tasarrufu da zâten bu yönüyledir.
Efendimiz (s.a.v.) buyurur:
“Bir kimse bana salât ü selâm getirdiği zaman, onun selâmına karşılık vermem için Allah Teâlâ rûhumu iâde eder.”  (Ebû Dâvud, Menâsik, 96)
“Kim kabrimin yanında bana salât ederse ben onu işitirim. Kim de uzaktan salât ederse o bana ulaştırılır.” (Beyhakî, Şuab, II, 215)
Sahâbeden Ebu’d-Derdâ (r.a.) da şöyle anlatır:
Bir gün Rasûlullah (s.a.v.):
“–Cuma günü bana çok salevât getirin! Zira o gün, meleklerin hazır ve şâhid olduğu bir gündür. O gün bir kişi bana salât ettiğinde onun salâtı mutlaka bana arz edilir. Salevât getirmeyi bırakıncaya kadar bu durum böyle devam eder.” buyurdular. Ben:
“–Vefâtınızdan sonra da mı?” diye sordum. Efendimiz (s.a.v.):
“–Evet, vefâtımdan sonra da! Allah Teâlâ peygamberlerin vücutlarını yemeyi yeryüzüne haram kılmıştır. Allâh’ın Nebîsi hayattadır ve dâimâ rızıklandırılır.” buyurdular. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26)
Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın “insan”da tecellî eden bir sanat hârikası olan Peygamber Efendimiz(s.a.v.), ilâhî kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm gibi kıyâmete kadar devam edecek bir mûcizedir. O, nasipli gönüllere rûhâniyetini bugün bile hissettirdiği gibi, kıyâmette de yanık yürekleri Âb-ı Kevser’iyle serinletecek, o çetin ve dehşetli günde Livâu’l-Hamd Sancağı altında ümmetine huzur tevzî edecek, Şefaat-i Uzmâ’sıyla ümmetinin günahkârlarının affına vesîle olacaktır.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede Efendimiz (s.a.v.)’in bizler için ne büyük bir rahmet ve nîmet olduğunu şöyle haber vermektedir:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, onları (kötülüklerden) temizleyen, onlara Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur...” (Âl-i İmrân, 164)
Rabbimiz, Sevgili Rasûlü’nü yakından tanıyıp O’nun kıymetini bilmeyi ve O’na ümmet olma şerefinin şükrünü lâyıkıyla îfâ edebilmeyi cümlemize nasîb ve müyesser eylesin.
Bizleri Zât-ı İlâhîsine sâlih bir kul, Habîb-i Ekrem’ine lâyık bir ümmet kılsın!
Efendimiz (s.a.v.) hürmetine bizlere ilâhî rahmet, mağfiret, nusret ve inâyetini lûtfeylesin!
Sırât-ı müstakîme en büyük rehberimiz olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in mânâ iklîminden kalplerimize ulvî nasipler, engin rûhâniyetinden ruhlarımıza rahmet esintileri ihsan buyursun!
Dünyada Kur’ân ve Sünnet üzere yaşayıp ukbâda şefâat-i Rasûlullâh’a erebilmeyi cümlemize nasîb eylesin!
Âmîn…

Dipnot: 1.  Bkz. el-Bakara, 154.

Osman Nûri Topbaş

Altınoluk - 2011 - Nisan, Sayı: 302, Sayfa: 032


23 Nisan 2013 Salı

Büyük Taşlar


Aşağıdaki gerçek hikâye Kellog Business School'da (Northwestern Üniversitesi) İş İdaresi mastır öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer...
Profesör sınıfa girip karsısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, "Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız" dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan "Doldu" diye cevapladılar. Profesör "Öyle mi?" dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Bir öğrenci "Dolmadı herhâlde" diye cevap verdi. Doğru" dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taslarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve "Bu kavanoz doldu mu?" diye sordu. Tüm sınıftakiler bir ağızdan "Hayır" diye bağırdılar. "Güzel" dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek "Bu deneyin amacı neydi?" diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen "Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır" diye atladı. "Hayır" dedi profesör, "bu deneyin esas anlatmak istediği eğer büyük taşları bastan yerleştirmezseniz küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsınız" gerçeğidir". Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken profesör devam etti: "Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayâlleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir" Profesör, ders bittiği hâlde konuşmadan oturan öğrencileri sınıfta bırakarak çıktı gitti...

19 Nisan 2013 Cuma

Aşk bitti, mesai başladı


Modern Batı düşüncesi ile İslam arasındaki en derin uçurumlardan biri, kadın erkek ilişkilerinde ve bunların özel/kamusal tanımlarındadır. Türk modernizm düşüncesinde, kadınların hem özel hem de kamusal alandaki tanımları, gayri medeni ve medeni hayatlar arasında, sınırların belirleyicisi olarak görülür. Kamusal hayata katılan kadınların, özel hayatın dini veya kültürel kısıtlamalarından kurtulduğu kabul edilir. En azından Türk modernleşmesi bu şekilde işler. Böylece kadın bir seçimle baş başa kalır: Ya batılı değerleri benimseyeceksin ya da İslamî değerleri.
Böyle bir seçime zorlanan Müslüman dindar kadın, İslam’ın değerlerini, sistemin kıyısından merkezine taşımak için kendine yeni bir rol biçti. Bu yeni anlayış, modernliğin kontrolüne sahip olmayı arzuluyor; sistemin reddinden ziyade sisteme katılma mantığını meslekî kimlik ve sosyal görünümü, hem modern laik eğitim sistemine, hem de ait olduğu İslamî kimliğe borçlu görüyor.
Sınır tanımayan, meraklı, mal, mülk gibi dünya nimetlerini ele geçirmek isteyen kadın tipine karşı, nefsine yenik düşmemiş, ayrıcalık istemeyen kadın tipini temsil eden muhafazakar kadın kulvar değiştirdi. Muhafazakâr kadın eğitim aldı, meslek edindi, şimdi çalışıyor; hem kazanıp, tüketip, statü sahibi olmak istiyor. Bugüne ait olan bilincin bileylenmesi demek olan modernizm, münzevî ve mütevazı hayatları olan kadınları, hazcı liberalizme kaydırdı. Hazcı liberalizmin eline düşmüş, çalışan muhafazakâr kadın, geleneksel Müslüman kadından ziyade laik ve iddialı modern kadını hatırlatıyor. Kadınlık daha çok saygınlığı ve analığı çağrıştıran ağırbaşlılık ve müşfiklik gibi sıfatlarla tanımlanırken, okumuş, meslek sahibi kadın “cinsiyetsiz” bir kimliğe, hatta biraz da erkek kimliğine büründürüldü.
İslam’da kadın geçim derdinden, düşüncesinden muaf tutulmuştur. Annelik ve eş rolü her türlü dünyalık kazanımdan, rolden daha üstündür. Bizzat çocuk sahibi olmak, kadının varlığını ispatlamasının, moda deyimle kendini gerçekleştirmesinin yegâne yoludur. Paraya, statüye tamah, gönüllerin hoş edildiği, çocukların terbiye edildiği, eşlerin sükûn bulduğu evleri; konaklanan sabahları erkenden terk edilip gidilen, ruhsuz yığınaklar haline dönüştürdü. Artık kadın erkeğin yanında basit süs takısı görünümündedir. Eşini seven, çocuklarını şefkatle kucaklayan kadın, hayat mücadelesini kucaklayan biri oldu çıktı.
Eskiden karşılıklı romantik aşkın, kalıcı bir evliliğin yegâne temeli olduğu varsayılırdı. Dindar Müslüman erkekler arasında yapılan, evlilik dava ile mi sevda ile mi kurulur tartışmasında ibre hep sevdayı gösterirdi. Kadınlar için eşini evde beklemek, onu muhabbetle beklemek, çocuklarını büyütmek, onlarla ilgilenmek bir onur nişanı gibi sayılırdı. Evde kalmış kızlara merhametsizliğiyle tanınan bir dünyada, bir erkeğin korumasında olmak büyük bir şerefti. Artık o kadınlar evde kalmaya razı çünkü paraları var. Ekonomik destek sağlamak, bir ev paylaşmak için kocaya ihtiyaç yok; böyle olunca niçin evlenmek için çaba sarf edilsin ki?
Kadın çalışmazdan önce nikâh yüzüğünün kendisi kadının değerinin ölçüsüydü. Kadın, çocuklarının eşler arasında kalıcı bağ yaratabileceğini bilir, bizzat aşkların meyvesi olan çocuklar, evli çifti geleceği planlamaya yöneltirdi. Eşler her zaman birbirlerini aynı şiddette sevmeseler bile, çocuklara duyulan sevgi genellikle paylaşılır, gelecek kaygısı bu yolla giderilirdi. Çiftler artık her iki tarafında da aile gelirine katkı koymasını bekleyerek evleniyorlar, gelecek kaygısını bu yolla gideriyorlar. Erkeğin maaşıyla geçinilmesi mümkün ailelerde bile iki kişinin çalışması norm haline gelmiş durumda. Kadının çalışmasında erkeğin daha çok kazanma hırsının etkisi de unutulmamalıdır. Eskiden evliliği canlandırma, diri tutma kaygısı taşıyan kadın, bugün evlilik hayatının can sıkıntısından, tek düzeliğinden bahsedebilme cesaretini kendinde bulabilmektedir.
Ekonomik bir yarışın yaşandığı dünyada, eşlerin birbirine olan aşkı, muhabbeti, sevgisi azaldı. Eve maaşlarını getiren kadınlar ve bebeklerin altını değiştiren erkekler bir rol kargaşası yaşıyor. Evli bir kadının kendi adına bir banka hesabı açtırması ender görülen bir şey olmaktan çıktı. Aşkın kanununda yazan, eşlerden birinin karşı tarafa olan hayranlığı, masumiyetini yitirdi. Her konuda kocasıyla aynı eğitimi alma ve aynı mesleği yapma hakkına sahip kadın, evlilik ilişkisine kocasıyla aynı imkânlara sahip olarak girdiğini biliyor. Erkeklerde artık âşık olacakları, çocuk sahibi olacakları kadınlar yerine aynı zamanda para kazanacak eşler arıyorlar.
Kadın önceden kocası için “beni mutlu edecek, beni özel hissettirecek, ihtiyaçlarımı karşılayacak” duygusu taşırken, para kazanmaya başlamasıyla, duygu rolünü “Ben senin olmamı istediğin kişiyi oynayacağım sen de benim olmanı istediğim kişiyi oynayacaksın” suflesiyle seslendirmeye başladı. Çalışan kadın evde eşiyle uzlaşmayı, öğrenmeyi, hoşgörü geliştirmeyi düşünmüyor bile. Çünkü o artık homo economicus. Hayatın getirdiği kaçınılmaz imtihanlarla yüzleşirken yanında huzur ve destekten ziyade cüzdanında para arıyor. Evin hisseli ortağı kadın; kocanın aşkını, umudunu, neşesini, korkusunu, paylaşmadan önce parasını paylaşıyor. Yalnızca ev kadınlığını aşağılayıcı bir etiket kabul ediyor, nikâhta keramet görüyor, ama itaat etme sözü vermiyor.

Ali Can

GENÇ DERGİSİ

14 Nisan 2013 Pazar

5 Akçelik Kumaş

         
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
- “Hangi kumaştan sattın?”
- “Şu kumaştan efendim.”
- “Metresini kaça verdin?”
- “On akçeye.”
- “Nasıl olur?” diye hayret etti,
- “Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?”
Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkân sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
- “Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?”
- “Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.”
Kral;
-  “İslâm nedir, Müslümanlık nedir?” gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.
250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı.
Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.” Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

5 Nisan 2013 Cuma

Mona Roza


Monna Rosa, siyah güller, ak güller; 
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Açma pencereni, perdeleri çek:
Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben bir deliyim
Açma pencereni, perdeleri çek…

Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan...
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi...
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;
Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

Akşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kiminin sarı.
Ah, beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları...

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar... Su kenarında
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:
Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten!

Monna Rosa, siyah güller, ak güller,
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

Sezai Karakoç

2 Nisan 2013 Salı

Evrenin Kaçınılmaz Aykırı Yasaları


1. Mekanik Tamir Yasası: Ellerin bir tamir sürecinde fena halde yağlandıysa, burnun kaşınmaya başlar.
2. Atölye Yasası: Elinden önemli bir şey düşüp yuvarlandığında, en zor ulaşabilecek köşeye kadar ilerler.
3. İzlenirlik Yasası: İzleniyor olma olasılığın hareketinin ne kadar aptal olduğuyla doğru orantılıdır.
4. Telefon Yasası: Yanlış bir numara çevirdiğinde, hat asla meşgul çalmaz, mutlaka telefonu açan biri olur.
5. Mazeret Yasası: Patronuna işe geç kalışına mazeret olarak evde yangın çıktığını söylersen, ertesi gün evinde gerçekten yangın çıkar.
6. Varyasyon Yasası: Beklediğin bilet kuyruğunu bırakıp daha az kişi olan yandaki kuyruğa geçtiğinde, bir önceki kuyruk daha hızlı ilerlemeye, yeni geçtiğin ise yavaşlamaya başlar.
7. Banyo Teoremi: Banyoya girdiğinde, gün boyu çalmayan telefonun çalmaya başlar.
8. Karşılaşma Yasası: Birlikte görünmek istemediğin biriyleyken, bir tanıdığınla karşılaşma olasılığı artar.
9. Bozuk Makine Yasası: Bir makinenin çalışmadığını birine ispatlamaya çalıştığında makinenin çalışacağı tutar.
10. Biyokimya Yasası: Kaşınmanın şiddeti, kaşınan yerin elinle ulaşabileceğin yerde olma ihtimaliyle ters orantılıdır. Ne kadar çok kaşınıyorsan, kaşınan yere ulaşma ihtimalin o kadar azdır.
11. Tiyatro Yasası: Koridorun en uzağında oturan kişiler salona en geç gelen kişilerdir.
12. Kahve Yasası: Bir fincan sıcak kahve içmek için oturduğunda, patronun acilen yapman gereken bir iş verir ve bu iş tamamlanıncaya kadar kahven buz gibi olmuştur.
13. Kirli Halılar Yasası: Halın ne kadar yeni, değerli ve pahalıysa; dondurmanın, yağlı bir yemeğin ya da ketçaplı makarnanın halının üzerine dökülme olasılığı da o oranda yükselir.
14. Mantıklı Argüman Yasası: Ne hakkında konuştuğunu bilmiyorsan, her şey mümkündür.